Nadire's profile ÖZKAYA PhotosBlog Tools Help

ÖZKAYA

BİR TEK SÖZÜN ŞEVKİYLE DÖNÜYORUM HAYATA SENİN İÇİN DOĞMUŞUM SENİ HAYKIRMAYA HÜRRİYET!
April 13

HÜRSES-Demokrasi düşü hiç kurmamış gibi yaşıyoruz.

 

DÜŞGÜCÜMÜZ NEREDE KAYBOLDU

Bir Başbakan günlerdir açıkça suçu savunuyor. Çünkü demokrasi değil yaşanan.

Bir insan suçunu nasıl erdem gibi gösterebilir ? Demokraside yaşamıyorsak bunu yapmak çocuk oyuncağı.

Çıldırmak özellikle Başbakanı dinleyince şahlanıyor içimde ya sabır çekip bastırıyorum kabaran ne kadar tepkim varsa.

Ekmeğe, kömüre muhtaç olan insan , vatantaş görev ve sorumluluklarından dışlanmış insandır . Ne de olsa Demokrasi ,Demokrasi diye eveleyip geveleyip durduğumuz gerçek eski Atinadan beri üreten, ambarında buğdayı,cebinde parası olan özğürlerin rejimidir.

Bunu göremiyoruz çünkü iktidarı ve muhalefeti şaşı bakan aptallara dönüştürdü hepimizi ve özellikle Başbakan.

Bir Başbakan’ın kanunların yürütülmesinden sorumlu Bakanlar Kurulunun Başkanı olarak nasıl olur da hukuku bu kadar hiçe sayabileceğini ve bunu seçim meydanlarında hepimizin aptallaşmış gözlerimizin önünde göstereceğini görmek bugün kısmet oldu.

Evet ekmeğe, kömüre muhtaç olan insan vatantaş görev ve sorumluluklarından dışlanmış insandır . Köleleştirdiğiniz ,işsizleştirdiğiniz ve ele muhtaç ettiğiniz toplumla oynan oyun da demokrasi filan değildir artık.

Ve hepimiz akıl ve ruh sağlığı tam yurttaşlar olarak hayat içinde yerimizi alsak kim tutabilir sizleri yapışıp kaldığınız o koltuklarda.

Yıllardır örgtülenme yasak,gösteri yasak , ifade hak ve özgürlükleri yasak , verdiğimiz oyların parlementoya eşit yansıması yasak ve demokrasi aktörü kesilen diktatörlerin karşısına birey olarak bile çıkmak yasak.

Gördünüz işte Mersinli Çiftçinin durumunu . Bir adama nasıl köpek muamelesi yapılır gördünüz değil mi ? Mersine Başbakan gelecek diye adamı köpek gibi bağladılar ! Ne acı ...

Biz kusura bakmayın ama sağdan ve soldan yoksunuz .

Maya aynı maya ve demokrasizlik ortamında bunu içine sindirmiş beyefendilerin demokrasicilik oyunlarını izliyoruz bu ülkede on yıllardır. Temiz maaş kazandırıp durduğumuz bu insanların milletin karşısında attıkları nutukları psikiyatristler ah bir incelemeye alsalar .

Ve psikiyatristler bir de bizim düşgücümüz nerelerde kayboldu diye her birimizi inceleseler diyorum.

Ne demek bu şimdi öyle mi ? Demokrasi düşü hiç kurmamış gibi yaşıyoruz.

Hayır yaşamıyoruz ! İç yüzünü bilmediğimz bir rejimin kurbanlarıyız hepimiz.

Buyrun R. D.Laing'den bir kaç satır daha okuyun şimdi .

Hiç bir şey yaşantı kadar birisinin veya bir şeyin yokluğundan türemez. Arkadaş yok,ilişki yok,zevk yok,hayatta anlam yok, fikir yok, sevinç yok, para yok. Vücudun kısınlarına uygulandığında -meme yok,penis yok, iyi ya da kötü içerikler yok- boşluk.”

Anlamıyorum demokrasi yokken insan nasıl kanabilir ?

Onun yapı taşı bile yok ülkemizde bugün.


Hayata ve insana saygıyla .


10.03.2009,Ankara

HÜRSES-güzellik ,eğer bir yalan değilse ,artık neredeyse hiç mümkün değil.

 

SÜRGÜN EDİLMİŞ HAKİKAT

Maşallahımız var ki her beş kadından birinin okuması yazması yokmuş.

Biraz daha sağa kıralım lütfen bu ülkenin yönünü ve biraz daha sinik bir teslimiyete.

Devlet ve Ordu zoruyla yaratılmış bir sinik durum içindeyiz ki kendi adıma 12 eylül öykülerinin tadını zihnimden söküp atamıyor ve bugünkü rezalet duruma bakınca darbelerle şekillendirilmiş çarpık toplumsal anatomimize hiç şaşırmıyorum.

Ne ülkeyiz ama! Paşa gönüllerince toplumun siyaset dışına itildiği bir ortamda yapılan verip veriştirmelere nefret duyguları içinde izliyorum.

Bugün tüm seçim haberlerini izledim. Haber var mı dersiniz ? Kesinlikle yok ! Tehditlerle dolu kirli bir laf salatası ortalıkta dolaşan.

Düşünelim haydi anasıyla birlikte kendi ülkesinde kovulmuş Mersinli çiftçi Kemal Öncel hakkında ruhumuzu öldüren şu gözaltı haberini .

Mersin Emniyet yetkilileri, durumunun gözaltı sayılmayacağını, çiftçi Öncel'in, Başbakan'ın mitinginde eylem yapma olasılığına karşı, kontrol altında tutulduğunu söylüyormuş. Ya biz ne söyleyeceğiz bu rezalete bakınca. Bakar mısınız ülkenin hikayesine ? Eylem yapma olasılığına karşı kontrol altında tutulmak hangi hukuk kitabında yazıyor ?

Bu bizim gerçek hayat hikayemiz . Kafamıza vurula vurula hepimiz eylem yapma olasılığına karşı kontrol altında tutuluyoruz. Vatandaş hakkını savunmak ve hatta vatanı savunmak düpedüz belalı bir iş bu ülkede.

Hepimizi ama hepimizi hasta ettiler ve bunun meyvelerini topluyorlar bol bol.

Demokratik bir ülkede koltuk yüzü göremeyecek olanlar karanlık politik iklimin mantarları gibi bittiler başımızda da şimdi hakareti politik saltanatlarının kılıcı yapıp canımızı okuyorlar.

Mersinde Mahkemeler,Savcılar ,Yargıçlar var mı ? Hakkında açılan davalara bakılırsa Çiftçi Kemal Öncel'e haddini bildirmek için var.

Şu adamı Başbakan için kobay gibi kafese koymaları gerçekten utanılacak bir eylemdir ve hepimizin vatandaşlıktan ,kobaylığa indirgenmemizin öyküsüdür.

Biliyor musunuz sözü burada R.D.Laig'e bırakacağım.

Günümüzde çok az kitap bağışlanabilir. Kanaviçenin üzerinde siyah, ekranda sessizlik,boş bir beyaz kağıt sayfası belki de kolayca mümkün olur. Hakikat ile toplumsal gerçeklik arasında pek bağ yok.Etrafımızda sahte olaylar var,biz de onlara bu olayları doğru ve gerçek ve hatta güzel göstermeye ayarlı bir yanlış bilinçlilikle uyum sağlıyoruz. İnsanların toplumunda hakikat ,artık şeylerin ne olduğundan daha çok ne olmadığında mukim..Toplumsal gerçekliklerimiz sürgün edilmiş hakikatin ışığından bakıldığında çok çirkin ve güzellik ,eğer bir yalan değilse ,artık neredeyse hiç mümkün değil”*


Demireller,Baykallar Çillerler , Erbakanlar ,Tayyipler diktatörlüklerini içimize çeke çeke yaşatalım bakalım. Bir ulusu öldürmek pahasına .

Saygıyla

* R.D.Laig'in Yaşantının Politikası isimli eserinin giriş satırları. Sene 1967 'den.

09.03.2009,Ankara

HÜRSES-Tutsaklığımız nasıl başladı bilinmez...

 

EKMEK KOKUSU

Tazecik ekmekleri evde kesmekte çoğu zaman zorlanırız ve zaman içinde Ekmeği dilimlenmiş olarak aldığımız fırınlar giderek çoğaldı .

Bir zaman sadece tost ekmekleri dilimlenmiş olarak satılırken şimdi neredeyse pek çok ekmek çeşidi dilimlenmiş ve poşetlenmiş olarak satılıyor.

Bir süredir yakınımdaki Nimet Ekmek Fırınından düzenli olarak kuşlar için taze ekmek kırığı alıyorum .Ekmek dilimleme aletinin altındaki büyük çekmecede birikmiş ekmek kırıklarını özenle poşetleyip bana veriyor tezgahta görevli genç .Her zaman büyük bir mutluluk hissediyorum kuşlara ekmek gönderen bu gencin davranışından.

Doğrusunu isterseniz ben de elimde ekmek kırığı poşetiyle yola koyulduğumda mutlu oluyorum. Bu mutluluk ekmek kırıklarını evde ıslatırken ortaya çıkan o büyülü kokuyu duyduğum anlarda daha da çoğalıyor.

Ekmek kokusu kimin hoşuna gitmez ki ? Ekmeğini taştan çıkaranların, hayatlarında açlığı yaşamış,yaşamakta olan gelirsiz kitleleri düşündüğümüzde hayatın en eşsiz kokusu olup çıkmaz mı o koku?

İşte ben kuşlara ekmek kırığı taşırken ,ıslatırken ve avuç avuç atarken bir çıtır parça atarım ağzıma bunları düşünerek.

Kuşlar gibi üşüyerek yakınımdaki bir marketin çöplerine abone olmuş kadınlar tanıyorum . Onlar akşam saatlerinde o çöpün içinden onlara hayat verecek gıda parçalarını ayırırken o kadar güzelleşiyorlar ki yüreğimde bunu kelimelere dökmek olanaksız. Onların hayatta kalmak direnişinin yanından geçip gitmek, benim utancım oluyor. Ve Ülkenin çöpe mahkum ettiği insanların yanından geçip giderken aldığımız yara hiçbir yaraya bezemiyor.

Ülkeye hiç yakışmayan ,hayal edilemez bir utanç tablosu bu.Gelin görün ki gerçeğimiz olmuş,çevrildiği dillerde heyecanla karşılanan edebiyatımız olmuş.

Latife Tekin kitabını yazmıştı bunun değil mi ? Bakın ne diyor kitap tanıtım yazısında :”Berci Kristin Çöp Masalları, bir doğuş, bir kuruluş, bir türeyiş öyküsüdür.Kentin kıyısında, çöplükte, fabrika atıklarının ortasında doğan bir hayatın öyküsü.Kentin çöpünden, yabancı oldukları kültürün artıklarından, paslı tenekeden, kartondan, naylondan, muşambadan, plastikten, bir yandan da cenk hikâyeleri, maniler, tekerlemeler ve ağıtların dilinden yaratılmış gecekondunun masalı.
Hep bir ses duyulur sayfalardan; rüzgârın uğultusu, martı çığlıkları, bağrışmalar, küfürler, fabrika gürültüleri ya da silah sesleri. Sesin ağır bastığı bu roman, geleneksel seslerden yararlanarakbestelenmiş bir senfoniye benzer.
İnsan, daima ilksel haliyle, başlangıcıyla kendini oluştururken vardır bu anlatı içinde.

O yüzden mağara resimlerini andırır bu anlatım özelliği. O resimlerin yalın olduğu kadar sarp,plastik olduğu kadar da doğal estetiğine ulaşmış, bu özelliği modern edebiyatın ortamına çevirebilmiş bir yazarın başarısıdır.
Yunancadan Farsçaya, Almancadan Hollandacaya kadar pek çok dile aktarılan

Berci Kristin Çöp Masalları, çevrildiği her dilde büyük heyecanla karşılanmıştır.”

Farkında mıyız bilmiyorum ? Bir ulusu ululaştırabilecek her şey çöplerde artık. Saygılarımız, sevgilerimiz ,düşünmeden bölünüp paylaşılası ekmeklerimiz .

Dün Benicarlo şehrinden bir arkadaşım Ümit Yaşar Oğuzcan dizeleriyle anlattı

bugünün öyküsünü
“Tutsaklığımız nasıl başladı bilinmez
Paslı demir kapılar kapandı üstümüze
Taş duvarlarda kayboldu boğuk seslerimiz
Çaresizliğimizi bize aynalar söyledi inanmadık
Kuşatıldık ansızın kederle ayrılıkla
Aman veermez karanlıklar sardı dört yanımızı
Yalnızlık bir ağrı gibi çöktü başımıza
Uyuduk bir daha uyanamadık “


Uyanışımız kutlu olacak buna inanıyor ,saygılar sunuyorum.


08.03.2009,Ankara

HÜRSES-kriz harçlığı .....

 

KÖYLÜ MİLLETİN EFENDİSİDİR !

Hugo Rafael Chavez Frias'ın 325 sayılı bültenini aldınız mı ? Ben aldım .

Açar açmaz da bir sulama kanalından gürül gürül akan suyun büyüleyici gücü karşısında düşlere dalmış buldum kendimi .

Ulusa besin sağlama gücünün ,ulusal egemenlikle at başı gittiğini yeni öğrenmeyeceğiz ama, köylünün milletin efendisi olduğunu bu kriz döneminde olabilir ki yeniden hıfzedeğiz.

İçin için gülüyorum bugün. Uyumadan önce Arzu Hanımdan ve Recep Beyden dinlediğim inciler aklımdan çıkmıyor.

Biri IMF ile anlaşmanın olmamasından müzdarip,öbürüyse turizm sezonunun açılmasını dört gözle bekliyor.

Gerçekten gülüyorum ! Çünkü turist bekledikleri ülkeleri göremeyecek kadar aklı başlarında değil bunların. Bize tatile gelen işçiler işsiz kalmış , papara ve patates çorbasına talim edecekler yakında ve biz hala gelip,bize kriz harçlığı bırakacaklarını hayal ediyoruz.

Kimsenin Japonya ,İngiltere neden takır takır işçi atıyor diye bakmaya ve sormaya niyeti yok.

Bu yüzden IMF ile anlaşma olmadı diye mızıklayan bizim Arzu Hanım uzayda mı yaşıyor diye merak ediyorum.

Tayyip Bey malum yıkılan Atatürk Cumhuriyetinin küllerinden doğan Osmanlı Beyliğinde yaşıyor sanıyor kendini.

Gerçekten komediye döndü şu bizim krizi algılama biçimimiz.

Nasıl biliyor musunuz ? Şu apantisit ağrısıyla hastaneye yatıp, en hayati organı alınmış hasta gibi halimiz.

Bu krizin ezber bozan bir kriz olduğunu anlamakta gösterilen bu direnci alışkanlığın gücüyle açıklayabiliriz belki.

Hani her başa geçenin ve sıkışanın elinde bir Türkiye dosyası kapı kapı dolaşmasına fena alışmıştık. Sata sata elde avuçta ne bıraktığımızı bilemiyoruz. Ve şindi şu güzeller güzeli kriz hayatın eşsiz bir sunumu olarak bir bir söndürüyor yalancıların mumlarını.

Başınız sıkışınca alıp dosyaları ele, kapı kapı para aramak yok artık.

Haydi atılım yapalım ,büyüyelim demek de ikinci bir emre kadar iptal.

Evet bugün Hugo Rafael Chavez Frias'ın 325 nolu bültenini açar açmaz bir sulama kanalında akan gürül gürül su fotoğrafıyla karşılaştım. Ulusal besin üretme işini birinci sıraya koymuş adam. Dünyadan turist beklerken yurtaşını dişinin etini sorduracak hali yok ya.Ve ne mutlu global yalancıların kuyruğuna sokulmaksızın kendi halklarının gücüne güvenenlere .

Mustafa Kemal Atatürk de boşuna dememişti “Köylü milletin efendisidir “ diye ! İşte biz bu krizi Türkiye köylüsünün alın terini tıkınarak aşacağız.

Türkiyeyi doyuran o yüreklere hürmetle.


05.03.2009, Ankara

HÜRSES- Vatan haini gibi yaşıyoruz!

 

NE PADİŞAHLIK AMA

Daha geçen gün kütür kütür milliyetçi geçinen bir arkadaşımın krize çeyrek kala bir amerikan bankası aracılığıyla amerikan kağıtlarına para yatırdığını ve lehman biraderlerin batmasıyla birlikte de paracıklarının uçup gittiğini öğrendim.

Bu o kadar derin bir hayal kırıklığı yarattı ki bende , bir dostun tüm sempatisini yitirmesi bir yana , arkadaşımı bir amerikan yurttaşı gibi görmeye başladım.

Sonuçta uçup giden bu ülkenin kaynakları ve oh olmuş diyemeyeceğimiz kayıplar bunlar.

Haklı olarak şunu söyleyeceğim :Cumbur cemaat vatan haini gibi yaşıyoruz ama ne sağcılığımıza ne solculuğumuza toz konduruyoruz. Gerçeğimiz bizi yalanlıyor ve bu yalanlar içinde de tepetaklak bir toplumsal hayat yaşıyoruz.

Bir ülke düşünün ki milliyetçi etiketini tepe tepe sömürenler İsrail ve Amerikan kökenli ürünleri satın almaya bayılıyor .Bir ülke düşünün ki yöneticileri çocuklarının hayatını yurtdışında kuruyor ve kırılsın diyeceğim elleriyle de ülkeyi ters getiriyor.Bir ülke düşünün ki kırılsın diyeceğim eller "Son Osmanlı Padişahı Recep Tayyip Erdoğan" yazılı pankartlar açabiliyorlar ! Kabımız o kadar genişledi ki biz sindire sindire bu ülkede Tayyip Beyin kulları gibi yaşıyor ve yaşatılıyoruz.

Ve her geçen gün biraz daha tuhaflaşıyoruz. Tuncelide beyaz eşya ,İzmirde köpek maması promosyonlarıyla sürmekte olan seçim serüvenimizi Cumhuriyet seçimi demek mümkün görünmüyor ama asıl bizlerin Cumhuriyet yurttaşlığına uyup uymadığımız tam bir muamma.

İnsanlar işlerinden atılıp, işlerini kapattı.İnsanlar evlerini kapatıp et et üste yığıldı. İnsanlar düpedüz namerde muhtaç edildi. Ve işte bizler bu ortamda gerçeği tarif edecek sözlerle meydanlara inmekten aciziz.

Aslında daha çok yakın bir zamanda Tayyip Bey herkesi eğitecek bir ders vermişti Davosta gerçekleri yüksek sesle ifade etmek konusunda.

Şimdi dilin kemiği yoktur gibi konuşmanın tam sırası değil mi ?

Bir Başbakan bir Cumhurbaşkanına tüm dünyanın gözü önünde Katil diyebiliyorsa bizler de ulus olarak düşünelim bakalım nedir başımıza gelen.

Bir Başbakan "Son Osmanlı Padişahı Recep Tayyip Erdoğan" yazılı pankartlarla karşılanıyorsa şu demokrasimsi yönetim şeklimizi yurttaşlar olarak düşünmenin zamanı gelmedi mi ?

Bu resme iyi bakmak zorundayız ! Elimize iş,ekmek özgürlük yazan bir pankartı alıp,göğsümüze gere gere taşıyamadığımız ve pankart sopalarının başımızda paralandığı sürecin sonunda karşımıza dikilen "Son Osmanlı Padişahı Recep Tayyip Erdoğan" pankartını dikkatle okuyalım. Bu anayasal düzeni değiştirmek konusundaki alçakça bir arzunun pankartlaşmış ama hayatımıza bakarsak da gerçekleşmiş halidir.


04.03.2009 ,Ankara



HÜRSES-Dayan !

 

BÜTÜN İNSANLIK ÇAMUR OLMUŞTU!*

Bu sabah Gılgamış Destanı kitabı arasına koyduğum kalemi kaldığım son yer belleyip ,okumaya başladım. Okuduğum satırlarda Tanrılar kıyasıya kavga ediyorlardı insana yaptıkları bu zulümden dolayı. Dayanamadım tanrılar arası kavganın resmedildiği sayfaları okumaya ki kalemi yeniden o sayfaya koyup, kitabı kapattım. Çünkü bu sayfa, Nuh'un Gemisinin dışında kalmış ne kadar insan ve canlı varsa hepsinin yok olduğunu anlatan dokunaklı belgesi insanlık tarihimizin. “Bütün insanlık çamur olmuştu .Suyun bastığı yüzey dümdüzdü.”

Bugün Küresel Kriz Tufanı canlarımızı için için yakıyor. Bugün Kapitalizmin ve Neoliberalizmin yarattığı akıl almaz tufanlarda neredeyse bütün insanlık çamur olmuş durumda. Oğulları yerine Halkları için gemiler döşeyecek liderler de yok denecek kadar az Dünyamızda .

Krizdeyiz ve bugünlerde “Dayan ! diyen haykırmış ozanların sözlerini kalpte duyarak yaşamak şart !

ANADOLU

 Beşikler vermişim Nuh'a

Salıncaklar, hamaklar,

Havva Ana'n dünkü çocuk sayılır,

Anadoluyum ben,

Tanıyor musun ?

 

Utanırım,

Utanırım fukaralıktan,

Ele, güne karşı çıplak...

Üşür fidelerim,

Harmanım kesat.

Kardeşliğin, çalışmanın,

Beraberliğin,

Atom güllerinin katmer açtığı,

Şairlerin, bilginlerin dünyalarında,

Kalmışım bir başıma,

Bir başıma ve uzak.

Biliyor musun ?

 

Binlerce yıl sağılmışım,

Korkunç atlılarıyla parçalamışlar

Nazlı, seher-sabah uykularımı

Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar,

Haraç salmışlar üstüme.

Ne Iskender takmışım,

Ne şah ne sultan

Göçüp gitmişler, gölgesiz!

Selam etmişim dostuma

Ve dayatmışım...

Görüyor musun ?

 

Nasıl severim bir bilsen.

Köroğlu'yu,

Karayılanı,

Meçhul Askeri...

Sonra Pir Sultanı ve Bedrettini.

Sonra kalem yazmaz,

Bir nice sevda...

Bir bilsen,

Onlar beni nasıl severdi.

Bir bilsen, Urfa'da kurşun atanı

Minareden, barikattan,

Selvi dalından,

Ölüme nasıl gülerdi.

Bilmeni mutlak isterim,

Duyuyor musun ?

 

Öyle yıkma kendini,

Öyle mahzun, öyle garip...

Nerede olursan ol,

İçerde, dışarda, derste, sırada,

Yürü üstüne - üstüne,

Tükür yüzüne celladın,

Fırsatçının, fesatçının, hayının...

Dayan kitap ile

Dayan iş ile.

Tırnak ile, diş ile,

Umut ile, sevda ile, düş ile

Dayan rüsva etme beni.

 

Gör, nasıl yeniden yaratılırım,

Namuslu, genç ellerinle.

Kızlarım,

Oğullarım var gelecekte,

Herbiri vazgeçilmez cihan parçası.

Kaç bin yıllık hasretimin koncası,

Gözlerinden,

Gözlerinden öperim,

Bir umudum sende,

Anlıyor musun ?

Ahmet Arif


Hayata ve insana saygıyla.

*Gılgamış Destanından

27.02.2009,Ankara

HÜRSES-"Müziği ve dans etmeyi de iyi öğrenip gelin,bizlere öğretin”

 

DÜNYA O KADAR HAİN Kİ

Dünya her bakımdan savurganlık cennetidir. En büyük savurganlığı yaptığı alan da insandır. Dünya hunharca savunmasız bebeklerini ,Dünya hunharca savunmasız bebeklere kol kanat gerebilecekleri ve Dünya yeni bir Dünyanın harcını karabilecek , entellektüellerini ,sanatçılarını harcar .

Dünya o kadar haindir ki başa taç olacak adamın anlına kurşunu sıktıktan sonra sonra türkü yakar.

Dünya ölümü çoktan haketmiş bir gezegen olmasına rağmen bilerek isteyerek intihar etme yolunda uygun adım ilerliyor !

Buyrun bakın ! İçine düşün ve geberin anlamak için !

Dünya insanlığı yine sınıfta kalıyor;kitleler halinde insanlar işten atılarak katledilirken! Dünyada insanlığın erdemleri hızla en gaddar hayvanın vasıflarından da alçak vasıfların egemenliğinde ölüyor !

Dünya o kadar hain ve ölümü çoktan haketmiş bir gezegen olduğunu bu krizde bir kez daha gösteriyor.

İşte bu duygularla az önce aklıma Dünya Başkanı seçmek geldi ve tak diye mühürü Fidel Castro Ruz adının üstüne çaktım.

O , yeter, bir abluka altında bu adayı bu kadar yönetmek deyip, köşesinden dünya hallerini dikkatle bakarak ,ölümü de karşılamaya hazır olduğunu açıklamışken; Dünya Başülkeliği için de oyumu Kübadan yana kullanıyorum şu an. Gülüyor musunuz yoksa ? Ben çok ciddiyim .

Ciddi olduğum konu abluka altında insan ve devrim yaşatmış Fidel Castro Ruz hiçe sayılamayacak önemde eşsiz örnek !

Abartmıyorum eski dünyayı ,yeni dünyayı toplayarak bir Küba kadar eder mi görelim. Bakın Japonya atı atıveriyor işçileri .

Ne demek bu diye soramıyoruz bile “işçi çıkarmak” sözüne bakıp.

Biliyor musunuz ?Önüne gelenin yönetici olduğunu daha iyi öğrendik şu canımıniçi krizi yaşarken. Meğerse önüne gelen de ekonomist olmuş. Ötesini saymıyorum !

Madem Dünya Başülkeliği için oyumu Kübaya verdim biraz daha anlatayım.

Abarttığım ve atıp tuttuğum sanılmasın sakın! Küba abluka altında o kadar önemli bir sınav verdi ki bu insanlık kültür mirasına dahil edilmeli.

Afrikanın doktorları Kübadan biliyorsunuz.

Latin amerikalılar Kübada çocuk okutuyor.Kübalı öğretmenler latin amerikada esen taze rüzgarlar eşliğinde alfabesiz yaşayan insanlara öğretmenlik yapıyor.

Şili Devlet Başkanı Verónica Michelle Bachelet Jeria geçende Kübaya gitti.

Kübada okuyan Şilili öğrencileri seslenirken 'Müziği ve dans etmeyi de iyi öğrenip gelin,bizlere öğretin” dedi.

Şili Devlet Başkanı Verónica Michelle Bachelet Jeria , Augusto Pinochet tarfında harcanmış bir askerin kızı. Mesleği çocuk doktorluğu olan bu güzel kadın Başkanlığının üçüncü yılını yaşıyor .

Şili rüyasına bakarken ,”Dünya o kadar haindir ki !” dediğimi unutmadım.

Ne dediğimi bilerek ve bütün kalbimle hissederek bu kriz ortamında umuda dair yaptığım hatırlatmanın az bir hatırlatma olmadığından eminim.

Yine diyorum diyeceğimi : Dünya o kadar hain ki Fidel Castro Ruz kesinlikle Birleşmiş Milletlere Başkan olmalıydı.

O bugün hayatta ve yazılarıyla tüm dünyayla fikir paylaşımına devam ediyor. Yoksun olduğumuz bu fikirlerden doğacak eylemlerin tüm insanlık için sahneye konmamış olması.

Hayata ve insana saygıyla .


23.02.2009, Ankara


HÜRSES-“Bu düzen değişmelidir”

 

AK GÜNLER NEREDE?

Güzel günler göreceğiz !” demişti ozan.

Ozanlığı güçlü bir lider de beyaz güvercinlerle çıktığı meydanlarda yüreğini kimbilir kaç kez bir güvercinin kalp atışlarıyla harmanlayarak akıp gitmişti özgür ve ak günlerin umuduna doğru.Yeni bir seçimin günlüklerinde benzerini göremeyeceğimiz o incelik, bugün Ankarada ince ince yağan kar altında aklıma geldi .Ve aklıma gelen nasıl da başımıza gelene ışık tutuyor. 12 Mart 1971 tarihinden sonra ak günler umuduyla yazılmış şu satırların işaret ettiği gerçekler daha da ağırlaşmış bir şekilde hayatımızı karartmıyor mu? “ Demokrasinin üstünlüğü esastır ve güncelliğini sürdürecektir.Bütçe kabul edilemezdir. Devlet masraflarındaki savurganlık, sosyal adaletsizlik, vergi adaletsizliği, devlet kapitalizmi, tasarruf açığı, plansızlık, hayat pahalılığı, enflasyon, tarım ve hayvancılık, köylünün sömürülmesi, Doğu Anadolu'nun sömürülmesi, öğretmenlere baskı, eğitimde fırsat eşitsizliği, tefecilik, yabancı sermaye sömürüsü, yeraltı kaynakları sömürüsü, partizanlık bu bütçeyi eleştiride ana noktalardır. Teşebbüs özgürlüğü devleti soyma özgürlüğü değildir. Kredi düzeninde kayırmacılık olmamalıdır. Toprak dağılımı adaletsizdir, eğitim adaletsizdir. İşçinin ve çiftçinin hakları ellerinden alınamaz. İşçiler yönetime katılmalı, halk sektörü güçlendirilmelidir.”*

Bu düzen değişmelidir” sözü 40 yıl öncesinin bir kitap başlığı olmakla kalmayıp, global üçkağıtçılığın krizine karşı söylenmiş bir manifestoya dönüşmüyor mu ?

Dünyanın farklı ülkelerinde kriz ortamında halkları korumak için ofislerin açıldığı bugün, 40 yıl önce değişmesi gereken düzenimizin yıllar itibariyle hışmını ve kabalığını daha da arttırdığı günün yaşanan olaylarıyla sabit.

Zarif bir kartanesine bakarken, zarif bir insana özlem ,beni ozan bir liderin anılarına , eserlerine doğru çekerken , onun ülkemizin konuşma yazma ve iletişim kültürüne kazandırdıklarını anımsamamak mümkün değil.

Bugün Türkiye ,saygısızları baştacı ederken , ozan bir liderin tarihe geçmiş tüm sözleriyle, şiiriyle Ülkemizde ak gün görebilmek adına değiştirilmesi gereken zorba düzene dair analiz güncelliğini koruyor.

Onun köy kent diye diye bir yol açmaya çalıştığı günler akıp geçti .Ak günlerde değil , adaletsizliğin,kalkınamamanın analizini yapmaktan kaçınan kadroların elinde bulduk kendimizi.Ve bugünlerde seçim günlükleri tadından okunamıyor. Her ses ,her söz hukuki denetime muhtaç hale geldi, Örnek mi ?“Dün olduğu gibi gelecekte de yardıma muhtaç herkese yardım yapılacak “ sözü, dikkatinizi çekiyorum ki seçim sürecinde Çalışma Bakanının sarfettiği sözdür.Bir siyaset ancak bu kadar kulağının üzerine yatabilir. Bir Çalışma Bakanı sosyal hukuk devletine bu kadar aykırı bir cümle telaffuz edebilir.Bir yerel seçim sürecinde çalışanların bile gelir dağılımındaki adaletsizlik yüzünden insanlık dışı ücret almak haksızlığına maruz bırakıldığı bir ülkede artık Başbakanın odasını temizleyen taşaron işçisinin ücretini masaya yatırmak şart!

Ne demek yardıma muhtaç ? Cumhuriyet rejiminde yardıma muchtaç insan olamaz. Halk hem kendi kendisini yönetiyor hem de aç bırakıyor diyeceğiz öylemi?

Sosyal devlet işsizine işsizlik sigortasından gelir bağlayıp,muhtaçlık diye bir kelimeyi ağzına alamaz.Sayın Bakan bilmelidir ki gelirsizlik muhtaçlığın değil ,devletin vatandaşına karşı yükümlülüklerini yerine getirmesindeki temerrüt ve ihlalin kanıtıdır.

Vatandaşa ödenecek ödeneklerin yokluğunu ,üç kuruş kalmış emekli maaşlarının sosyal hukuk devleti kavramıyla oransızlığını, Ak Belediyelerde üç kuruşa talim eden taşaron işçilerinin dramını “yardım edilecek” sözüyle kamufle edemeyiz.

Kimsenin şahsi servetinden sunacağı fitresine, zekatına karışamayız ama devlet kasasından yardım değil; ödenek tahsisinin eşitlik ilkesi uyarınca ve denetime açık bir şekilde yapılacağını haykırabiliriz.

Bu ödeneklerin adı da işsizlik ödeneği, aile ,çocuk,yakacak yardımı gibi ulusal ve uluslar arası hukukla adı ,sanı konmuş ödeneklerdir. Ve bu ödeneklerin her biri bir insan hakkına temas etmesi bakımından da önemlidir.Bu ödeneklerin adı Sayın Başbakan ,Sayın Bakan doğmadan konmuştu ve eski köyde beyaz eşya yardımı diye yeni bir adet ortaya atılamaz.

Sayın Tunceli Valisi suç mu işliyor ? Evet suç işliyor ve muhtaça yardım etiketinin altından beyaz eşyalar, suçun kanıtı olarak AK AK parlıyor.Sayın Başbakan , Sayın Bakan da suçu ve suçluyu övmek eylemininin sınırlarını zorluyorlar.

Türkiye ve idare bir bütündür ve tüm Türkiyede buzdolapsız evlere devlet eliyle buzdolabını aynı gün taşısanız bile eylem serbest piyasada devletin rekabeti de ihlal etmesidir.

Yaşanan açıkça bir skandaldır !

Çünkü aslolan millettir ve milletin olanaklarıyla yönetici canının istediği gibi sadaka eşya dağıtmaz. Milletin parasıyla alınan eşyayla üstelik, muhtaca yardım diye şov yapılamaz.

Bu skandal yaşanırken Sosyal Hukuk Devletinin anlamını veren kuralları ,şiirle dolu ve şiir gibi bir yürekle Türk Hukukuna yerleştiren o unutulmaz Çalışma Bakanını selamlamak şart ! O da varmıştı Tunceli’nin anıt gibi insanlarının yanına : Bakın Lütfen ! orada hissettiği Türkiyelilik onurunu nasıl güzel söylemiş.

PÜLÜMÜRÜN YAŞSIZ KADINI

Pülümürün bir dağ köyünde gördüm onu
yaşını sordum bir giz gibi güldü
kimi seksen dedi köylülerden kimi yüz
yüzüne baktım bir giz gibi güldü

bir asa vardı elinde
bir solmuş kırallığın
kadifeden harmanisi üzerinde
bir hititliydi o bir selçukluydu
bir ermeniydi bir kürttü
bir türk

yaşını sordum bir giz gibi güldü
koluma girdi bir soylu kadınca
tozlu köy yolunda sürüyerek eteğini
beni tek gözlü sarayına götürdü
köy yapısı kulübesinin

zamanı onda yitirdim ben
yitik zamanlara onda eriştim
en soylu yoksulluğun toprak döşeli sarayında
bir taç gibi kondu başıma Türkiyeliliğim
 
Bülent Ecevit

Politika denen bataklıkta hayata ve insana saygıyı yitirmemiş yürekler kirlenmeden çıkabiliyor. Bunu başarabilmiş o unutulmaz Çalışma Bakanına şükranla.

*Alıntılar Vikipediadandır.

22.02.2009,Ankara






HÜRSES-Kahrından ölmek çok kolay

 

İNSANLIK KRİZİ

Kim demiş “ sinek küçük ama mide bulandırır. ' diye.

Bizim ne sinekten ne de pislikten midemiz bulanıyor artık.

Tam bir mutasyona uğradı midelerimiz . Bizdeki çürümenin boyutu, bu söz gibi gibi nice sözlerin hayat içindeki anlamını ve etkililiğini de çürüttü .

Şairin söylediği gibi içtiğimiz su bile çürüdü .

Çürük su içe içe de midemiz ve yüreklerimiz de çürüdü sanırım.

Yerel seçimlere gidiyoruz ya , yaşanan projelerin değil çürümenin ve çürütmenin şenliğine ve yarışına dönüştü .

Karşılıklı hakaretler için için çürüyen bir ülkenin aynası mı ?

Yaşadığımız o kadar büyük bir kaos ki iki lafı bir araya getirmek bile imkansız.

Düşünün hazırlık soruşturması bile tamamlanmamış bir olayın davası sürüyor bir taraftan .Konuşulan konuya bakın : Kim bilgi sızdırıyor ?

Kahrından ölmek çok kolay artık bu ülkede.

Neden mi ? Açılan bir davanın adil yargı kriterine uygun en önemli unsuru herkes tarafından davanın izlenmesi ve elde edilen bilgilerin paylaşılarak aleniyetin sağlanması değil mi?

Terslik şu ki bir olayın hazırlık soruşturması ve davası aynı anda nasıl paralel sürdürülebilir? Bu düpedüz hukuk skandalıdır.

Diğer taraftan Almanyanın bir türlü gönderemediği bir dosyayı konuşuyorlar kendi aralarında. CHP üç beş sayfasını elde etmiş sallıyor seçim meydanlarında .Düşünün Alman disiplini bile yeniliyor artık günümüzde. İletişim çağında o dosyanın gönderilmesi olay oluyor. Tüm dosyayı yükleseler bir veb sayfasına herkes bir güzel inceleyecek.

Ama benim aklıma geciktirilen bu dosya sebebiyle takılan bir gerçek var.

Neden Alman Savcılar ve Yargıçlar suçluları koştukları yere kadar kovalamadı? Avrupa Birliği Hukukunun gereği de bu değil mi?

Dünya Bankası Başkanı Robert Zoellick, krizin, gerekli önlemlerin alınmaması durumunda bir insanlık krizine dönüşülebileceği uyarısında bulunmuş ya ben o krizin yeni olmadığına ve yüzyıllardır devam ettiğine inananlardadım.

Ve içinde bulunduğumuz çağ halkların hiç olmadığı kadar kandırıldığı bir çağ ne yazık ki. Bunu yapmak için kavramları bile çürüttüler.Şu hale bakın ; sosyal devlet deyince, anladığımız neye dönüştü. Sosyal devlet halkı dilenci muamelesi yapan bir devlet midir ? Yoksa tüm sosyal tarafların örgütlü olduğu ve yönetime katıldığı bir devlet midir ? Gelirsiz,işsiz yurttaş kitlesi olan bir ülkenin sosyal hukuk devleti olduğu nerede görülmüş?

Biliyor musunuz?yayın dünyasında çalışan bir arkadaşımın evsiz,yolsuz,yok yoksul kaldığı günleri yaşıyorum . Şu an yazdığım masanın dibindeki odada konuk ettiğim gecenin sabahında ona tahsis ettiğim uyku malzemesini kitap gibi katlayıp gidiyor ama, uykusunda çıkarttığı sesler burda kalıyor. Çatır çatır birbirine çarpan dişlerin sesleri bunlar.

Dün aylardır işsiz olan bir arkadaşım da kirasını denkleştirmek için arkadaşlarının kuruş kuruş sunacakları yardımı bile reddetmeyeceğini söylüyordu.

Sayın Başbakan yandaşlarına tam gaz sadaka dağıtırken ,onuruyla yurttaş olmaya çalışanlar da kahırlarından çürüyor usul usul.

Hayata ve insana saygıyla.

19.02.2009,Ankara






HÜRSES-Şimdi senindir bu yol

 

BOYUN EĞMEYEN ÜLKE

Dün gece bir yunanlı şarkıcı George Dalaras 'ın " Eşkiya Dünyaya Hükümdar Olmaz " Türküsünü Yunancada çok güzel söylediğini keşfettim.

Şarkı linkinin üstüne gelince kaynak olarak "Asia Minor " notu beliriyor.

Bunu görmek insana dokunmaz mı ?

Yannis Ritsos'un "Boyun Eğmeyen Ülke” şiirlerinin peşinde olmasaydım bunu göremezdim. Türkiyeden bir türkü diyemeyen arama ve çeviri programlarının azizliği mi yoksa ? Öğrenmeliyiz .

Özgürlük türkülerini yazanların adını ve ülkelerini unutmadan iki şiir söylemek istiyorum bugün.

Boyun Eğmeyen Ülke
Boyun eğmeyen ülke, boyun eğmeyen.
Kanayan kan çoktur topraklarında.
Sessizliğinin altında uykusuz ölüler çok.
Hey tarihin solumasıyla camları buğulanan ülke,
yoksul analar camlarını siliyor avuçlarıyla
güneşin caddesini tırmanan çiçek açmış ağaçların
geçitini görmek için bir küçük kızı, kendi küçük kızlarını- boynunda
yeni ütülenmiş bir ışıktan yaka-görmek için, seyrederken o geleceği, barışla kolkola.
Susmanın ve dinamitin ülkesi, koltuğunun altında küçük bir çıkını mutluluğun,
apaçık görüyorum gözlerinin içinde:Bu yolda ölen yok.Hiçbir ölen ölmedi...

Kararmış Çömlek

Çok uzaktı geldiğimiz yol. Kardeşim, çok uzak.
Ağırdı, çok ağırdı bileklerde kelepçeler.

Akşamları sallayıp başını "vakit geçti" deyince küçük lamba
dünyanın tarihini okuyorduk belirsiz isimlerde
mapusane duvarlarına tırnakla kazınmış tarihlerde
ölümü beklemiş insanların çocuksu çiziklerinde-
bir yürek, bir yay, zamanı gerçekten yaran bir
yelkenli-
bizim bitireceğimiz tamamlanmamış dizelerde
bitmeyelim diye bitirilmiş dizelerde.
Çok uzaktı geldiğimiz yol-zorlu mu zorlu.
Şimdi senindir bu yol. Avucunun içinde tutuyorsun
bir dost elini tutup nasıl dinlersen yürek atışlarını
kelepçelerin bıraktığı bu izin üstünde.
Düzgün yürek atışı. Bir güvenli el. Bir güvenli yol.
Yanıbaşında, bu sakat adam çıkarıp ayağını
bir yana bırakıyor yatmadan önce-kof tahta bacak-

doldurmalısın onu, çiçek dikmeden saksıyı nasıl dolduruyorsak toprakla
geceler yıldızlarla nasıl dolarsa ağır-ağır

nasıl düşünceyle sevgiyle dolarsa yoksulluk.
Karar aldık, bir gün herkesin iki ayağı olacak

bir neşeli köprüsü gözden göze yürekten yüreğe.

Bu yüzden nerede durursan dur-

güvertede çuvalların arasında sürgüne giderken

transit istasyonun hapishane parmaklıkları ardında

"yarın" demeyen ölümün yanında acı,

sakatlanmış yılların binlerce değneği arasında-
sen "yarın" deyip rahat ve güvenli oturuyorsun

insanların karşısında bir dürüst insan nasıl durursa...


Siyasal tutuklular toplama kampı,Lemnos adası, Aralık 1948- Şubat 1949


Yannis Ritsos, Boyun Eğmeyen Ülke,
Türkçesi Özdemir İnce-Herkül Millas


http://kayip-babil.blogspot.com/


Hayata ve insana saygıyla .



16.02.2009,Ankara

HÜRSES-Türk halkı demokrasi istiyor mu ?

 

SEÇİM MEVSİMİ AŞKLARI

Seçimler olmasa birbirini hiç sevemeyecek ve öpemeyecek kimseler, seçimler dolayısıyla cumburlop aynı yatağa giriverdiler.

Karşılarında utandıracak kimsecikleri göremeyen bu muhteremlerin seçim yorganı altında ne alıp ne verdiklerini bilemiyoruz .

Seçime endeksli izdivacın meyvelerini de bu yıl, adeta Nisan bir şakası gibi öğreneceğiz.

Gülümsemeniz dondu mu yoksa ? Çok mu ağır konuştum Türkiyemin siyasi aşk meşk tablosu karşısında ?

Ayrılıkları üzerinden uzun zamanlar geçmiş aşıkları seçim dolayısıyla kol kola görünce daha farklı bir benzetme yapamıyorum.

Hatta seçim bölgelerine göre ortaya çıkan soldan sağa doğru meyilli bu karışık ilişkiler , ilan edilen gözdeler karşısında dil tanım gücünü yitiriyor.

Geçen hafta unutulmaz bir mektup yayınlanmıştı.

Mektubun muhatap üzerinde zerre kadar etkisi olmadı.

Türkiye siyaset tarihin unutulmaz bir belgesi niteliğindeki bu mektuptaki ;

Ya sen aday ol ya da CHP’li Kılıçdaroğlu’nu destekle” sözü nasıl unutulabilir ki ? Mektubu kaleme alan Ahmet Tan, Emrehan Halıcı, Mücahit Pehlivan, Recai Birgün ve Tayfun İçli DSP 'nin 5 kafa adamıysa; lider diktatörlüğü karşısında şu sözlerinin hiç bir önemi olamadı ne yazık ki :

Bir parti, bir yere aday gösterecekse, bu adayı önce kendi partisi içinde arar. Uygun birini bulamazsa, temel siyasi ilke, o partinin ‘partisiz’ birini aday göstermesidir. DSP acaba İstanbul’da ‘çok partili’ ya da ‘her seçim ayrı partili’ birini mi arıyor?

DSP’nin en övdüğümüz yani örgütleriydi, kadrolarıydı.

Aday gösterdiğiniz yüzlerce DSP’li başkan adayının kaçı Ecevitçi ve DSP’lidir? Başka partilerde hayal kırıklığı yaşayanların, kapı dışında kalanların ‘teselli adayı’ yapılması DSP’nin yeni misyonu mudur?

Başarılı görünmek uğruna, partinin aslında millete ait olan milyonlarca lirası bu dönemde sokağa atılacaktır.

Daha da vahimi, övünç duyduğumuz birkaç belediye başkanımız dışında ‘teselli adayları’ yüzünden oylar bölünmekle kalmayacak, parti olarak AKP’nin değirmenine de su taşınmış olacaktır.

İlla aday çıkarmak istiyorsanız, İstanbul Belediye Başkanlığı’na siz aday olunuz. ...SHP lideri Karayalçın Ankara’dan aday oldu, iyi de yaptı.Topbaş ve Kılıçdaroğlu’nun birbirlerini yıpratmaları sonucu seçilmeseniz bile DSP’nin oyunu çok yükseğe fırlatacaktır.

Konuyu lütfen iyi değerlendiriniz. Milletvekili olmak istemediğiniz gibi, Belediye Başkanı da olmak istemiyorsanız. Ankara’da yaptığımız gibi, İstanbul’un en güçlü adayı Kılıçdaroğlu’nu destekleme kararı alınız.

Çünkü İstanbul Türkiye’dir.

Ecevit’in partisi Türkiye’ye zarar veremez. Vermemelidir.”

Türkiyede doğru analizler hiç bir işe yaramayacak mı ?

Zeki Sezer, mektubu ve partililerin düşüncelerini değil , bildiğini okudu .

Şimdi açıklanan aday Kılıçdaroğlu'na çekil çağrısı yapıyor.

Partinin etkin gibi görünen insanlarının bile sözünün dinlenmediği şu ortamda bizler , bizim paracıklarla oynanan bu oyunların piyonu bile olamadığımızı anlamak zorundayız.

Dünyanın tüm halkları değişime zorladığı bir kriz ortamında halk olarak bizler, ülkemizin kaderinde etkin olmanın emekleme aşamasında bile olmadığımızı gösteriyoruz.

Bir sorunun sorulmasının vakti geldi artık !Türk halkı demokrasi istiyor mu ?

Hayata saygıyla !

15.02.2009 ,Ankara




HÜRSES-CİLO DAĞLARINA DİLEKÇEMDİR

 

YİTİK ANILAR İÇİNDE*

Günlerdir ilk kez yüreğimi güldüren bir haber okudum.

Hakkari’de ilk kez bir vali, Demokratik Toplum Partili Belediye Başkanı’nı ziyaret etti.Yaklaşık bir ay önce Hakkari’ye atanan Vali Muammer Türker’i Belediye Başkanı Kazım Kurt ve iki yardımcısı kapıda karşıladı .”

Bu haber bir başka açıdan kupkuru toprağa düşen yağmur damlası gibi.

Yıllardır gençlerin,anaların ,kayıp nice kuşağın acıları sevgi duymayı ,saygı duymayı unutturdu hepimize.

Arkasında duracağımız işleri ,arkasından yürüyeceğimiz insanları da özlemekteyiz.

Bu nedenle Hakkari'ye Vali olarak atanan Muammer Türker'in yaptığı ziyaret çok anlamlı geldi bana.Bu haberi okur okumaz Hakkari Valiliği'nin resmi internet sitesine girdim ve Sayın Valinin Kırklarelinde doğup, Hakkariye uzanan yaşam öyküsünü varlığından umut duyarak okudum.

Daha sonra Hakkari Coğrafyasını ve çiçeklerine bakmak için tıkladğım sayfalardada yüce dağlara seslenmiş bir ozanın dizelerini okudum Hakkari insanlarını ve yükseklerde açan çiçeklerini görmek özlemiyle .

Ozan Ali Rıdvan Bülbül bakın nasıl sese dökmüş yüreğini.

CİLO DAĞLARINA DİLEKÇEMDİR

Yitik anılar içinde
Ben kendimi yitirdim.
Bu dağlar Cilo dağları
Alin size kalbimi getirdim,

Benim paramparça kalbimi.
Yüksek mi yüksek Cilo dağları
Dumanlı efkârlı dağlar.
Ben yakın çağın Keremiyim
Düşmüşüm elinize bir kez
Sizcileyin yeşilim, maviyim
Rüzgârınız ne rüzgâr, bir haber vermez
Ben Aslı 'mı yitirdim...

Duygularımızı yükseğe taşıyan ozanlarımızın, oturdukları makamlara yakışan insanların ışığında insana daha dikkatle bakmak zorundayız sanırım.

Sonuçta dostlarımız ya da düşman bellediklerimizle aynı kalbi taşıyoruz.

Yitik anılar kadar hiç yitirmeyeceğimiz anılar,hınçlarla kuşatılmış olduğumuz kesin. İşte bu duygular içindeyken Sayın Valimiz “Belediye ve valiliklerin hizmet makamları olduğunu belirterek, kendilerine düşen görevin ortak diyalog ortamı oluşturmak .” diyerek sadece Hakkari de değil ülkemizde ve tüm Dünyada ihtiyacımız olan bir zorunluluğumuz altını çiziyor.

Sayın Vali Muammer Türker , dilerim Hakkaride ilk kez Belediyenin kapısını çalan bir Vali olmakla kalmasın . Onu , yönetimini üstlendiği nice başarılı işte gurur duyarak görelim. Ülkemiz Sayın Vali Muammer Türker gibi idarecilerin çabayarıyla ve bu ülkede yaşayan her yüreğin katkısıyla tam bir Barış Ülkesi olsun .


Hayata ve tüm insanlara saygıyla.


11.02.2009,Ankara


HÜRSES

 

YÜKSEK SEÇİM KURULUNU KİM DİNLER ?

Nezaket ve vakarı kaybettiğimizi düşünüyor musunuz ?

Davosta sayın Başbakanımızın sergilediği şova verilen oylara bakarsak artık bizler ulus olarak tercihimizi kabalıktan yana koyduk diyebilir miyiz ?

Uluslar arası ortamda sergilenen yüksek dozdaki tansiyon oyları kapıyorsa, yaklaşan yerel seçimler dolayısıyla ülkemizde yaşanacak şamataya pek çok insanın kalbi dayanamayacak gibi bir endişe taşıyorum bugün.

Propaganda en kaba dili kullanmakta sakınca görmediği gibi , en kirli yöntemleri , büyük bir cüretkarlık gösterisi olarak bu kadar açıkça oy toplama

kullanınca , demokrasimizin üzerine bir bardak soğuk su içimeye hazır olmak şart !

Çürümenin tüm yöntemlerinin bu kadar açıkça seçim arenasına taşındığı bugün demokrasimiz, hiç olmadığı kadar vatandaşın avlanması diyebileceğimiz bir tuhaf demokrasi biçimine dönüştü.

Bugün yaşanan göstergeler ülkemizin çok acıklı bir şekilde düşürüldüğünün kanıtı değil mi?

Çünkü vatandaşı yerlerde sürünen bir ülke yerine konmamızın kanıtı ,Vali eliyle verilen sadakalarla açıkça gösteriliyor.

Türk halkı hiç olmadığı kadar bir dönüştürülme noktasında.

Şakası olmayan gerçeklerle yüz yüzeyiz ! Söz anlaşmaya dönük olan kilit işlevini kaybetti canım memlekette. Biz miyiz o bir zamanlar yazı yazdığı kalemin üstüne bile iyiliği ve güzelliği yazsın diye dua yazan ulus?

Canlarının istediği gibi ağızdan kelam savuranların gazına iyiden iyiye geldiğimiz şu ortamda , dille yapılan savaşın ve üstelik de kirli bir savaşın bir adım ötesinin kördövüşü olduğunu görmek çok mu zor.

Şimdi sözle geçiştiremeyeceğimiz bir gerçekle yüz yüzeyiz.

Bizler adil,demokratik bir seçimi yaşamayalı kaç yıl geçti diye sormak şart!

Baştan sona bir yasal,anayasal restorasyona ihtiyacı olan bir ülkede yaşıyoruz. Demokratik bir ülkenin yasal ve anayasal koşullarını sağlamadan buzdolabı vererek bizleri sandığa çağıran demokrasi cellatlarına daha ne kadar katlanacağız.

Gerçekten içim buz kesiyor bu alabora olmuş hallerimize baktıkça.

Sahiden ne kadar gamsız bir ülke bu!

Yüksek Seçim Kurulu uyarıyor ama kim dinler değil mi ?

Hız aldık bir kere ve koşup,yerel yönetim koltuklarını iç etmek şart!

Demokratik bir seçimin önünde fazlasıyla engel varken şimdi on yılların kiri pası seçimde reklam malzemesi olarak hukuk devletinde asla kullanılamayacak bir mantıkla kullanılıyor. Savcıların elinde olması gereken belgeler seçim arenasında uçuşuyor.Yasal olarak rakipleri karalamak açık bir seçim hilesidir!

Bizler seçim meydanlarındaki ifşaat, iftira mı gerçeklerin en acısı mı diye öğrenemeden ve bu konuda Mahkemeler karar vermeden nasıl oy kullanacağız?

Bakın ! Hatayda MHP seçim konvoyu AKP tarafından taşlandı ve bir baba çocuğuyla birlikte yaralandı.

Bugün ,hukukun ve topyekun tüm ulusun yeter ! demesi gereken bir gün .


Hayata ,ülkeye ve insana saygıyla!


09.02.2009,Ankara

April 12

HÜRSES- ............................................

 

YAZIKLAR OLSUN BİZE

Baykal, ülke gerçeklerini görmek yeteneğini tümden kaybetti.

Diyor ki , “Kuran kursu temel bir ihtiyaç. Kur’an’ın doğru bir biçimde, yasalara uygun olarak öğretilmesinin herkesin önceliği olması gerektiğini ifade eden Baykal, Kur’an-ı Kerim’in yaşı uygun olan çocuklara yasalara uygun olarak Diyanet İşleri Başkanlığı’nın işbirliğiyle doğru bir biçimde Anayasa’ya ve devletin temel değerlerine karşı olmayan bir şekilde”

Geçmişi ve geleceği iyi okuyamadığını biliyorduk. Şimdi yakın ,uzak tüm görüşü yitirdi.Kurucu bir partiyi alet ederek engeller koymaya başladı ülkenin önüne . Bu malül bakış açısıyla idare edilen CHP 'nin vay haline.

Baykal,gerçekten sağın tamamladığı her operasyonu ve gerçekleştirilmiş bulunan Türkiyenin sağa yatırılması işini CHP 'nin ödev defterine yazıyor.

Bu tuhaf çıkışları yaparken, gününü Türkiye Cumhuriyetinde geçirdiğinden ciddi anlamda kuşkulanmaya başladım.

Tamam kendilerinden iktidara gelince her mahallede bir Marksist kurs açıp, Das Kapitali okutmasını beklemiyoruz ama her mahalleye bir kuran kursu açmak deyince, ülke gündemine bulandırmak konusunda çok ileri gittiğini görmek zorundayız.

Dün gece toptancıların gramla satış yaptığı ,parekendecilerin aç kaldığı haberi ana haber bültenlerinde bangır bangır işlenirken çıkıp, “ Her mahalleye kuran kursu açacağız. Kuran kursu temel bir ihtiyaç.”sözünün arkasında ciddi bir art niyet arıyorum. Tüm dünyada onbinlerce işçiyi kapı önünü gösterdikleri bugün, CHP gaflarına katlanmak gerçekten çok zor.

Haklı olarak şunu sorcağım: Bizleri çıldırtmaya kastınız mı var?

CHP 'de koltukları kimseciklere bırakmayan ve siyasetçi yetişmesinin önünde barikat kesilen bu adamlar, yeryüzünde siyaset yapılırken elzem tek gerçeğin ekonomi olduğunu görmeden nasıl işgal ediyorlar CHP'nin yönetimini ?

Bu adamların önce partinin altı okunda ne yazdığını okumaları gerekmiyor mu ? Dünya ekonomik kriz girdabında adeta iki kat hızla dönerken adam çıkmış, her mahalleye kuran kursu açacağım diyor.

Millet açlıktan dolayı mahçup mahçup dincilerin sadakasına kul edilmişken bu ne hıyanet böyle.

İnanın Başbakandan aldığım derslerin de katkısıyla dilime mukayet olamayacağım artık.

İmamı bu kadar bol memlekette imamlığa soyunan Baykal, beni zıvanadan çıkaracak.

Çok yazık ! Parti Yönetimi CHP' de siyasetin s'sini bile bırakmamış .

Yazık ! İnsanı ,hayatı ,toplumu ve dünyamızı okumaktan aciz biri ,nasıl harcıyor Mustafa Kemal Atatürk'ün yegane serveti olan bir partiyi.

Buna izin verdiğimiz için yazıklar olsun bize !

04.02.2009, Ankara



HÜRSES-“Halksız asla”

 

GECE KENARA ÇEKİLDİ

Millet, maliyeciler o dükkan bu dükkan dolaştıkça gırtlağına gırtlağına basılıyormuş hissini yaşar.

Kasa boştur, cep boştur ve banka hesapları derseniz, eksi hesaplardan ibarettir. Kredi kartlarının ödenemeyen borçları, çok geçmeden noter protestosuyla da tam bir yulara dönüşür. Protesto edilmiş senetleri gördükçe, bulduğunuz bir yudum suyu ve ekmeği yutabilirseniz yutun artık yutkunma güçlüğü çekmeden.

Galiba uyuyamıyor da insan.

Uyusa bile, ekonomik ve toplumsal hayatımızın eşsiz çürüme kareleri rüya karelerine dönüşüyor. Olabilir ki rem uykusunun kapısını açmadan gözlerimizi açıyoruz.

Önceki gece, bizim Maliye Bakanı, hastanede şifa ararken, ben canlı yayında Meksikada tüm yoksullar için şifa arayan Andres Manuel Lopez Obrador ve taraftarlarının eylemine tanık oldum canlı yayında.

Biliyor musunuz, Meksika Maliye Bakanı tüm ekranı kaplayacak kadar iri bir adamdır. Kameramanlar onun yer aldığı bir uzamda sadece onu çekmek zorundadırlar. Çünkü onunla birlikte bir ikinci adam yerleştirilemez kareye.

Bu bey, sizin anlayacağınız gibi, uzay ve zamanda işgal ettiği yer bakımından en az üç adam cüssesine sahip. Olabilir ki yemek, yenemediği bir hastalığıdır.

Çünkü Senato’ daki açık oturum toplantıları kayıtlarında bile, adamı bir şey çiğnerken gördüm. Kan şekeri düşmesin diye uzanabileceği kadar yakınına yerleştiriyor olmalılardı aparetif tabağını. (Keşke Davos’ta da bunu uygulasalardı. Birbirlerini yemez bir çerez atarlardı ağızlarına)

Konuma dönersem; önceki gece, Andres Manuel Lopez Obrador’un ve Meksika Barışçı Sivil Direniş Hareketi’nin bir numaralı gönüllüsü olan eşsiz sanatçı

Jesusa Rodriguez, tek başına ekranı kaplayıverdi.

Meksika Maliye Bakanlığı’nın tam karşısındaki eylem yerine gelirken Jesusa Rodriguez, narin siluetini, nasıl yapmışsa bir deve dönüştürmüş ve yeryüzünün en tombul bedenleri için dikilmiş smokinlerden birini giymiş olarak çıkıverdi binlerce insanın karşısına. Sanatı toplumsal bir hareketin eylemlerinde noksansız kullanan bu üstün kadın, en cüsselisinden bir domuzun başını da silindir şapkayla süsleyerek maskesi olarak kullanmayı seçmiş.

Bilemiyorum artık! Sayın Meksika Maliye Bakanı Augustin Carstens camı açıp, Jesusa Rodriguez’i kendi gardrobundan çalıp giydiği giysiler içinde gördü mü? Bunu kesinlikle bilmiyoruz ama, sesini duyduğundan adım gibi eminim.

Biliyor musunuz, Andres Manuel Lopez Obrador, ekmeğinden, aşından, geleceğinden çalınmış bir halkın, oy verilerek seçilmiş başkanın da çalınabildiğini gösteren somut kanıtı şu yeryüzünün. Çünkü, başkanlık onun hakkı olduğu halde, Başkanlık koltuğunda oturan başkası. O, 2006 yılından buyana bir halka başkan olabilmenin mutluluğunu, ülkesinin meydanlarında, sokaklarında, evlerinde yaşıyor.

Meksika saatiyle günün batmakta olduğu bir saatte gerçekleştirilen bu mitingde, konuşma sırası ona gelinceye kadar, gün ışığı usul usul çekilirken Meksika göklerinden, gece de kenara çekildi.

Andres Manuel Lopez Obrador’un sunumu Meksika akşamını aydınlatacak kadar güçlüydü. Çünkü o, dün gece de ülkesinin ve yeryüzünün yenmesi gereken ilk engeli yoksulluk olarak koydu.

Halksız asla” diyen Andres Manuel Lopez Obrador’a, barışçı tüm eylemleri için teşekkür ve saygıyla…

04.02.2009,Ankara



HÜRSES-Tüm toplum savaşçılarına saygıyla.

 

YAŞAYANLAR İÇİN

Arkadan gelenler, kurucuların eserlerini yokederek yollarına devam ettikleri halde kurucuların isimlerini kuşaklarında bir bıçak gibi taşımazlar mı ?

Düşünün Martin Luther King 'i Martin Luther King yapan derin acıların gözyaşlarıyla ıslanmış topraklarda yapılan başkanlık andını ve dansını !

Bir dans sevginin gücüyle atılan adımlarla şekilleniyorsa elbette tüm yüreklere ferahlık veren bir şölendir. Obamaların dansına günler sonra diyecek bir sözümüz olamaz. Üstelik o gece onları, tüm dünyanın umuda kesmiş bakışları altında sevindirik çocuk haliyle ilk ve son görüşümüzdür ne dersiniz ?

Şimdi vals bitti ve iş başladı.

Şimdi Davos da bitti ve primlerini ya da ceremelerini toplama vakti.

Şimdi Guantanamodaki esirlerin başındaki çuvalları Bay Obama kaç günde çekip alacak diye pür dikkat izlemenin tam günü.

Şimdi Bay Erdoğan'ın yerel seçimler için Davosta devrilen çamlardan sonra hangi çamı devireceğini düşünmenin tam günü .

Çünkü, gerçekliğin sınırlarının nerede bitip, politik oyunların nerde başladığı konusunda hayal kırıklığı yaşatan bir Başbakan kendileri.

Yüzyıllardan beri halkların sırtında yaşayan ve verilmiş yetkilerin, toplumlara ve ülkelere sahiplik hakkı vermediğini bir türlü öğrenemeyen adamların elindeyiz tüm yeryüzü insanlığı olarak. Aralara bir iki tane serpiştirilen kadınlarda güç denilen o halisünasyonun içine düştüklerinde doğrusunu söylemek gerekirse vampirella kesiliveriyorlar.

Bir yöneticideki azamete bakınca ben ister istemez bu azametin dünya nimetlerinden aldığı aslan payıyla ilgili olduğunu düşünüyorum.

Aslan payının yanında ceplerinden veriyorlarmışcasına taraftarlarına dağıttıkları ve tüm halkın değil de sadece servet sahiplerinin vekilleriymişçesine işgörmeleri cabası.

Yönetme işlerine bakınca buz kesiyor hepimizin içi.

Sanki bu beyler , hanımlar doğmadan kurulmamış dünya ve sanki onların ölümlerinden sonra da o koltuklar çok yönetici görmeyecekmiş gibi bir ilah tavrına bürünüyorlar ki damarıma bundan fazla basan bir şey yok hayatta.

Acıyla gülümsüyor ve kepengi inmeye aday bir dükkkana çevrilen dünyamıza ve hayatlarımıza baktıkça gözyaşımı tutamıyorum.

İşte bu duygular içinde soluk alamazken dün akşam saatlerinde ,NTV radyoda Hugo Rafael Chavez Frias'ın hayatından anektodlar aktardıklarını duyunca bir an adı umut olan o yürek çiçeği yeşerir gibi oldu.

BBC düşmüş yollara Hugo Rafael Chavez Frias denen çılgın komutanın anılarını derlemiş çocukluğunun geçtiği sokaklardan.

Bir çocukluk arkadaşına, onu yakından bakıp,daha çocukken ciğerini okumuş bir yaşlı kadına uzattılar mikrofonu.

Dediler ki “ O herkese saygılı bir çocuktu ve büyük annesi onu mükemmel yetiştirdi. “

Unutulmayan çocukluk günlerinin arkadaşı dedi ki “ Bizim Hugo çok merhametli ve saygılıydı !Bazı günler büyükannesinin yaptığı şekerlemeleri satardı.Canımız isteyip paramız olmadığında bize “önemli değil yiyin” “deyip , eklerdi “paran olunca ver de bana da evde kızmasınlar.”

Evet dünya sosyal forumu da bitti.

Dünya sosyal forumundan bir Hugo Rafel Chavez Frias sözü yankılandı tüm yeryüzünde yaşayanlar için bir müjde gibi. “Ömrünü doldurmakta olan dünya Davos’ta toplanırken, Belem’de yeni bir dünya, yeni bir çağ doğuyor”

Eğer bugün bizler zalim yönetim şekillerinin altında nefessiz kalmış tüm insanlık olarak yeni bir çağın özlemindeysek kulağımız bu çağrılarda olmalı.

Bizim yürekler de bu çağrılara katılmadıkça o çağ kurulmayacak çünkü .

Hayata ve önder sıfatını eylemleriyle ,eserleriyle kazanan yeryüzünün tüm toplum savaşçılarına saygıyla.


03.02.2009,Ankara


HÜRSES-Saygı göstermemizi mi bekliyorlardı bizden?

 

İLETİŞİMSİZLİK ANITI DAVOS

İnsanlığın dille kurulmuş bir anılar köşkü var .

Rüzgar ne kadar sert eserse essin,deprem ne kadar şiddetle yıkarsa yıksın bu anılar köşkü un ufak olmuş her parçasıyla yerinden doğruluyor ve bir zaman yaşanmış cinayeti ve rezaleti noksansız koyuyor yerli yerine.

Ve günümüzün hayatı da ne kadar karşı koyarsak koyalım bu anılar toprağına ekilenlerin yeniden yeşermesi,kırılması ve bazı gün için için, bazı gün gürül gürül kanamasından başka nedir?

İnsanız ve hiç bir canlının sahip olmadığı dil gibi bir silahımız var bizim.

Bu dil neresinden bakarsak bakalım iki yüzü en keskin silahı insanlığın .

Yeryüzünü topyekün öldürmenin ya da tüm insanlığı güldürmenin şifreleri dilin çağlar boyu akan gücünde saklı.

Tayyip Beyin Davosta sözü kesilince, dilin işte bu akan gücü ,akmaz oldu ve patladı.

O an Tayyip Beyin sözü kesilince ,Sayın Peres ne yapmalıydı ? diye de sormak şart değil mi?

Güncel gelişme içinde olay hızla bir kamplaştırmaya dönüştürüldüğü için gerçek anlamda sorulması gereken hiçbir soruyu soramadığımız gibi ,bir iletişim krizi ve iletişimsizliğin sözüm ona tarafı gibi görünen iki ülkede bir güzel seçim malzemesi olarak yerini aldı.

Olayın daha yaşandığı anda biliyorum ki Sayın Peres bir konferansa ve hatta bir ağlama duvarına dönüştürdüğü o paneli , panel formatına sokmak zorunda olan en önemli kişiydi. Sayın Peres medyanın ve hatta tüm dünyanın gözü önünde küçük oğlu gibi verip veriştirdiği Tayip Beyden sözünün yankısını istemek ve bunun içi de moderatörden ricacı olmak zorundaydı.

Pek çok insanın Davostan naklen yayınlarda yaşadığı o bir kaç dakikalık serüven bir şimşek çakması mıydı ?

Sayın Tayip Erdoğan Yunanistan mediyasından aktarılan satırlarda okuduğum gibi pek çok dünyalıya tercüman mı olmuştu?

Bu konuda ne yazık ki dürüst yanıtlar bulmak için Türkiye ve İsrail arasındaki sözlerden çok işlere bakmak şart.

O gece Sayın Başbakanımızın uçağının tekeri yere deyinceye kadar bütün kalbimle ve dileklerimle ona eşlik ettim. Diyebilirim ki benim için en zor geçen saatlerdi.

İstanbul karşılamacılarının elinde Dünya Lideri Hoş geldin diye hazırlanmış matbu pankartları görünce de büyük bir kararlılıkla çekildim ekranın karşısından. Hatırladığım son karade Usame Bin Ladin çehreli bir şahış bayrakları sallayarak amigoluk yapmaktaydı.

Biliyor musunuz pek çok söz gibi şu Dünya Lideri sözünü o pankartlarda okuyunca iki şiir kendini hatırlattı usul usul.

Get Your Fithy Hands Off My Desert
Brejnev Afganistan'ı aldı
Begin Beyrut'u aldı
Gatieri İngiliz bayrağını aldı
Ve Meggie öğle yemeğinden sonra bir gün
Bir kruvazör aldı tekmil tayfasıyla birlikte
Anlaşılan onu mecbur etmek için bayrağı geri vermeye

The Fletcher Memorial Home
Tüm yetişkin çocuklarımızı alıp götürün bir yere
Ve onlar için bir ev yapın, kendilerine ait küçük bir yer
Fletcher anıt evi, onulmaz zorbalar ve krallar için
Ve onlar görünebilirler kendilerine hergün
Kapalı devre TV'de
Emin olmak için hala gerçek olduklarından
Bu tek bağlantıdır onların hissedebildikleri
"Bayanlar ve baylar lütfen selamlayın, Reagen ve Haig'i
Bay Begin ve arkadaşı, Bayan Thatcher ve Paisley'i
Bay Brejnev ve partisi
McCarthy'nin ruhu
Nixon'un anıları
Ve şimdi de renk katıyor bir grup ismi meçhul Latin
Amerikalı et tüccarının parıltısı"
Onlar kendilerine saygı göstermemizi mi bekliyorlardı bizden?
Parlatabilirler madalyalarını ve sivriltebilirler
Gülümsemelerini, ve eğlendirebilirler kendilerini oyunlar oynayarak
bir süre için
Boom boom, bang bang, yere yat öldün sen
Güvencededirler buzdan bir camgözün sabit bakışında
En sevdikleri oyuncaklarıyla birlikte
Uslu kızlar ve oğlanlar olacaklar onlar
Sömürgede yaşayanlar için olan Fletcher anıt evinde
Yaşamın ve bedenlerinin tüketicileri
Herkes içeride mi?
İyi vakit geçiriyor musunuz?

Şimdi son çare uygulanabilir.*

Pink Floyd'un onulmaz zorbalar ve krallar için kurduğu Fletcher anıt evine her geçen gün yeni isimler ve kanlı sayfalar eklendi. Ve insan dili bunu mükemmel bir şekilde yapaken ,dil bir yeni dünya kurmanın önündeki en büyük engel olarak duruyor.

İşte bu nedenle İngeborg Bachman zaman üzerinde yankısı hiç silinmeyecek o sözü söylemişti:Yeni bir dil olmadan yeni bir dünya kurulmaz!

Son Davos toplantısı ve tarihe geçen o üç dakika, yeryüzünün son iletişimsizlik anıtı.

Hayata ve insanlığa saygıyla .

*Pink Floyd'un Son darbe isimli albümünden iki şarkı.

01.02.2009,Ankara



HÜRSES-Kuş dilinin faydasını anlatmak

 

OKUNACAK EN GÜZEL KİTAP

Üzerinize afiyet zaturre gibi ağır bir soğuk algınlığından gözümü açmaya çalışıyorum. Sekiz saatte bir alınan antibiotiklerden üç kutu hediye etmişti veteriner dostlarım. Onlardan bir kutusunu bitirdim ve ikincisine başlamadım. Laf aramızda en son antibiyotik aldığım tarih 2007 yılının Mart ayıydı. Safra kesemde en büyüğü 2.5 santim olan taşlar ve çamur sebebiyle doktorun verdiği bir antibiyotikti .

Biliyor musunuz? Hayatım boyunca aldığım tüm ilaçların kronolojisini hafızam çok güçlü olduğu için değil, üç beş yılda bir ilaç aldığım için bir cümlede özetleyebilirim.

Çünkü ,genel olarak sağlığımın iyi olması bir yana , kolay kolay ilaç yutmaya yanaşmayan inatçı bir yapım var .

Şu an ,”Safra taşları ne oldu?” deyip, güldüğünüzden adım gibi eminim. Hepsi yerli yerinde duruyor .

Afedersiniz , veteriner dostlarımın bana antibiyotik hediye etmesi de akıl dışı olması sebebiyle kafa karıştırmış olabilir. Çünkü kelalaka bir durum ;sonuçta insan hasta olmadan neden veteriner dostları antibiyotik hediye etsin ki ?

Biraz sabrınız varsa açıklayabilirim:

Onların bir eczacı dostu, eczanesini kapattı şu yaşadığımız krizde.

Süresi üç beş gün geçmiş ilaçları çöpe atmak yerine sokak hayvanlarını da tedavi eden dostlarıma bağışlamış.

Bilindiği gibi beşeri ilaçlar ,hayvanların tedavisinde de kullanılıyor.

Zaten şu avuç avuç kullanılıp duran bütün ilaçlar, önce canım hayvanların üstünde denenmez mi?

Veteriner dostlarım, bir trafik canavarının çarpıp geçtiği ve bulup onlara götürdüğüm bir kediye çok iyi bir ortopedi ameliyatıyla sağlığını kazandırdıkları gibi ; bir yaşına gelmeden canından bezmiş o kediciğin altını temizlediğim sırada elimi hart diye ısırması sebebiyle o ilaçları bana sunmuşlardı.

Ama dedim ya ilaç kullanmak konusunda tam bir keçiyim.

O gün elimin üstü yumruk gibi şişip, mosmor kesildiği halde elim, antibiyotikten önce sızma yağa yatırılmış biberiye şişesine gitmişti.

Sonuç büyüleyiciydi . Sabaha kadar elimin üstündeki şişlik nohut kadar kalmıştı.

Afedersiniz ben ne anlatıyorum böyle ?

Zaturre gibi ağır bir soğuk algınlığından gözünü süresi geçmiş hibe ilaçla açmaya çalışırken, Başbakanı İMF ile saatlerce konuşan bir ülkenin yurttaşı olarak bunadım mı yoksa ?

Bir hukukçu ve serbest bir avukatım. Aile doktorum yok ve safra taşlarının ıstırabını operasyonla değil ,ağzına kilit vurarak susturan bir kadınım.

Cin tepemde olması gereken bir günde hiç kolay değil şu biberiye de denen kuş dilinin faydasını anlatmak.

Başbakanım , ulusun bir ferdi olarak benim ona asla vermeyeceğim bir yetkiyle ve daima, benim sırrına eremeyeceğim Davos Kayak Merkezinin kapalı kapıları arkasında İMF ile konuşurken, kendi hayatıma da bakarak İMF kredisiyle yaşanan hayat işte bu diyorum.

Gerçekten İMF ile konuşmadan önce kendi hal ve gidişimize bakmak şart.

O kuruluş ki emdiği kanın miktarını bizden çok daha iyi biliyor.

Hayata ,ülkeye ve tüm insanlara saygıyla.


29.01.2009,Ankara



HÜRSES.....................................................

 

İNSANLIĞIN SEÇİMİ *

Dünya Sosyal Forumu krize olası alternatifleri görüşüyor
Brezilya, 27 Ocak (Prensa Latina) Dünya Sosyal Forumu (WSF 2009) katılımcıları Salı günü, “uluslararası kriz, neoliberalizme alternatif bulmanın aciliyetine işaret ediyor” değerlendirmesinde ortaklaştılar.
Düzenleyicilerden Francisco Whitaker’a göre, Brezilya’nın Belem şehrindeki toplantının Çarşamba günü Isviçre, Davos’ta başlayacak Dünya Ekonomik Forumu’nu düzenleyen büyük güçlerin savunduğu görüşlere muhalefet eden düşünceleri yinelemesi bekleniyor.
Davos’un, hali hazırdaki finansal durumdan sorumlu olan ve ne yapacağı bilmeyenlerin katılacağı yenilgi atmosferinde gececek bir toplantı olacağı tahmin ediliyor. WSF Konseyi üyesi Candido Grzybowski, Belem’de 27 Ocak-1 Şubat arasındaki toplantıya beş Latin Amerikalı Devlet Başkanı’nın katılmasının beklendiğini doğruladı: Evo Morales (Bolivya), Luiz Inacio Lula da Silva (Brezilya), Rafael Correa (Ekvador), Fernando Lugo (Paraguay) ve Hugo Chavez (Venezuela).
Altı gün sürecek WSF’de en azından 2000 atölye, seminer, konferans ve toplantının düzenlenmesi bekleniyor.”

Dünyaya küresel krizde bir ışık sunabilecek- olanlar ,Davos kayak kulubünde buluşanlar mı, yoksa Brezilyada soluğu alanlar mı bilemiyoruz.

Gerçi kapitalizmin elinde Dünya'nın iki yakasının bir araya geldiği hiç görülmedi bugüne kadar.

Küresel bunalım noktasına gelinceye kadar da Kapitalizm hazretleri Dünya gerçeklerine bir güzel gözlerini kapattığı gibi, halkların gözüne de mil çekip durdu despotik araçlar ve yönetimlerle.

Vahşetini yeryüzü insanlığı üzerine polis ve ordu destekli sunan kapitalizmin tüm yapıları ne güzel içe göçüverdi . Üstelik bu kez Doğada yaratılan yıkım da eşsiz bir vurgunculuk öyküsü olarak önümüzde.

Bunalımda olduğumuz bugün, Puti'nin açışını yaptığı Davos fiskosları mı ? yoksa, altı gün sürmesi planlanan Dünya Sosyal Forumunda 2000 den fazla atölye çalışması , seminer, konferans ve toplantıda kafa ve yürek patlatacak olanlar mı içinde bulunduğumuz çıkmaz çağın bir güzel analizini yapıp, çözüm üretebilecek? Bunu hep birlikte göreceğiz.

Bugüne kadar çete düzeniyle yönetilmiş şu ekonomik düzenin işi gerçekten çok zor.

Kendi adıma Belemde toplanan Dünya Sosyal Forumuna dikkat kesildiğimi söylemeden edemeyeceğim. Forum başlamadan tüm Dünyaya duyurulan Belem Bildirgesi öyle bir iddianame ki Davos, adı Neoliberalizm denen seri katili aklayacak savunmayı çıkaramayacak.

Belem bildirisinde açıklanıyor ki ;

Bugün insanlık kati bir seçimle karşı karşıya: Ya ekososyalizm ya barbarlık.
Artık kapitalizmin, insanlığı ve doğayı bir parazit gibi sömüren bu sistemin barbarlığı konusunda daha fazla kanıta gerek yok. Kapitalizmi hareket halinde tutan tek güç, kâra geçme ve buna bağlı olarak, sürekli büyüme zorunluluğu. Kapitalizm büyük bir savurganlıkla gereksiz ürünler yaratıyor, çevrenin sınırlı kaynaklarını boşa harcıyor ve geriye sadece zehirler ve çevreyi kirleten ürünler veriyor. Kapitalist sistemde tek başarı ölçüsü, günde, haftada, yılda ne kadar daha fazla satış yapıldığı. Daha fazla satış yapılsın diye, doğrudan insanlara ve doğaya zararı olan, etrafa hastalık yaymadan üretilmesi olanaksız olan, üretimleri esnasında soluduğumuz oksijeni üreten ormanları mahveden, ekosistemleri yok eden, suyumuza, havamıza ve toprağımıza sanayi atıklarının kanalizasyonu muamelesi yapılmasına neden olan ürünler, büyük miktarlarda ortaya dökülüyor...

Bir kaz daha söylüyorum bunu:Davos, adı Neoliberalizm denen seri katili aklayacak savunmayı çıkaramayacak.

Hayata Saygıyla.

28.01.2009,Ankara

HÜRSES-Bir avuç buğday,bir yudum süt

 

ZOR GÜNDE AKLIN ANLAMI

Kaybedilmiş topraklar üstünde yaşıyor insanlık.

İstediğimiz yeri betonla,istediğimiz yeri asfaltla ve yine canımız istedikçe kanla kapladığımız bu gezegende dört mevsim sonbaharı yaşıyoruz.

Bırakın yaşamak adına kaybettiğimiz topraklar için sergilediğimiz barbarlığı, en çıt kırıldım hallerimizle bile biz ,bu gezegenin en kaba canlılarıyız. Bir öğün yemek yemek için ortaya çıkardığımız çöpü bırakın bir kenara, bir bardak su içmek için bile tehlikeli bir çöp dağı üretiyoruz artık.

Su içerken bile çöp üreten bir insanlığın , kuşaklar boyunca ürettiği hayat bilgisinin yeryüzünde övünç duyarak bakabileceği bir eseri olabilir mi ?

Bu gezegenin özenle korunması gereken kırmızı çizgilerini basıp geçmiş bir güncel insanlık tarihi karşısında aklı, insan ve toplum yaşamında aramaktan da vazgeçilebilir miyiz artık?

Adı kriz diye konmuş şu küresel bunalım bir şans olabilir miydi diye sormamıza fırsat bile yok farkında mısınız? Şu ne idüğü belirsiz ,bir bardak su içerken bile tehlikeli çöp dağı üreten hayattan öylesine bir doyum elde etmişiz ki hiç kimsenin yeni bir hayat denemek için elindekini ateşe atmaya hiç niyeti yok!

Oysa bir zamanlar Mahatma Gandi'nin ülkesini özgürleştirmek için bir peştemalla vücudunu örtüp ,yollara koyulduğu gün bugün. O iyi eğitimli bir avukattı ve ingilizleri kıskandıracak kadar ingilizceyi döneminde iyi konuşan insanlardan biriydi. İnsan aklına konan sınırı önce kendisinde yıkması bakımından da unutulması güç bir örnek , bu dünyaya bıraktığı.

Düşünün o dönemde sınırı geçmek olarak insanlığa sunduğu bir eylem bugün ne kadar güncel.Öyle ya kapıları kapatılmış bir Gazze cehennemi yaratılmışken ,elinde asasıyla tıpkı Musa gibi ,tıpkı Mahatma Gandi gibi bir lider düşmedi önlerine sınırları basıp geçecek ve çocukları o cehennemden çıkaracak.

O fakir Hintli'nin şu yeryüzünde yaktığı ateş neresinden bakarsak bakalım dev bir ateştir ve maddi ve manevi adil olmayan her sınırın insan tarafından çiğnenmesi çağrısıdır.

Bugün yeryüzünün tüm insanlığı bir yerde zaptu rapt altına alındı. Duvarlar arasına hapsedilen sadece tutsaklar ve Gazzeliler değil ,hepimiziz.

Evet ,İnsanlık olarak zamanı da zemini de yitirmiş görünüyoruz duygularımızın peşi sıra savrularak. Bizler kendimize ,yaşadığımız ya da düpedüz hapsedildiğimiz kesitin içinden düşüncelerimizde bile çıkmaya izin vermeyen bir topluluğuz bu gün.

İnsan aklının ,insan enerjisinin sonsuzluğu konusunda eminim herkes hemfikirdir.

Bu sonsuz enerjinin barışı şart koşarak akması gerektiği konusunda Mahatma Gandi'nin yaktığı ışık dikkatle ele alınmalı bugün.

Bu gezegende insanın kaderini iyi okuyan Mahatma Gandi, belki de en adil hayatı önermişti ne dersiniz?

Bir avuç buğday,bir yudum süt,bir peştamal ve insanım diyebilmek için şart olan, özgür bir yürekle kurulan barış.

Hayata ,özgürlüğe ve insana saygıyla .

27.01.2009,Ankara

HÜRSES-Amerikan yardımlarını kan kusmanın günü

 

BURNUMUZDAN GELDİ

Altmışlı yıllar civarında doğanlar bir türlü yutulmayan Amerikan yardımı süt tozunun kokusunu öyle sanıyorum ki unutamaz. Türkiye neden çocuklarına altmışların sonu ve yetmişlerin başında o zıkkım gibi içeceği içirdi diye kendime sorsam net bir cevap bulamam.

Neden Türkiye o süt tozlarını kabul etti? Sudan ucuz taze sütü olan bir dönemde neden her sabah Türkiye en kötü kokan o içeceği kaynar kaynar çocuklarının önüne koydu?

Zamanı geçmiş bir soru gibi görünüyor değil mi?

Oysa günün en hayati sorusudur belki ne dersiniz?

Bugün çocuklara bol katkılı yedirdiklerimiz içirdiklerimiz ve süt gibi bir süt bulamamız bir yana sorunun hayatiyet sebebinini açıklamadan önce bir ekleme yapmak istiyorum.

Sahiden o gün hiç birimizin anasına babasına çocuğunuzun amerikan yardımı süte ihtiyacı var mı? diye sorulmadı.

Düşünün, farzı misal ben, ana tanrıça Kybele'nin evi gibi bir kır evinden çıkıp gidiyorum okula .

Elektriği yok ,musluk suyu yok ama Ph derecesi mükemmel bir kuyudan kışın ılık yazından buzlar gibi içiyoruz suyu ve evimizin duvarları bile lezzet salkımları ile süslü tablolar yerine.

Şaka yapmıyorum altı tür eşsiz narın ,ayvaların salkım salkım çivit mavisi duvarlarda oluşturduğu henüz resmi yapılmamış unutulmaz natürmortlarla süslüydü evimizin duvarları . Onlar annemin yaratıcı ellerinin ürünü olarak her yıl yenilenen, yedikçe bereketi artan ,dağıtıldıkça bereketi artan eserleri.

Diğer taraftan ahırda mitolojik kahraman İO'ya taş çıkartan ve her biri neredeyse 40 kilodan fazla süt sunan 7 ineği olan bir ev.

Küpleri açınca yağ almadan önce bir süre kendimize bakardık muzip muzip. Koyu sızma yağ flotal ayna gibi büyüleyici bir güzellikle yansıtırdı her şeyi kapağı açılınca.

Normalda çocuk işi değildir küpten yağ almak ama, bizim annemiz babamız buna izin verirlerdi “aldıktan sonra aman kapağı sıkı kapat “ diye uyararak.

Şimdi yeniden soruyorum ; böylesi bir evden okula giden çocuğa neden amerikan yardımı süt ebeyn izni olmadan zorla içirtilir ?

Biz kapalı bir aile ekonomisi saadeti ve sağlığını güpgüzel yaşayıp dururken, lokmamıza emeğimiz dışında hiç bir şey ve alınterimiz dışında hiç bir yabancı madde karıştırmazken bize amerikan yardımı süt tozu neden dayatılmıştı? Onu içmeyince işittiğimiz azar ve dayak da çabası.

Kim vermişti bunun kararını? Hangi Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ve Parlementosu ?

Afedersiniz anamızdan emdiğimiz ak sütler , bir zamanlar yediğimiz helalinden katıksız lokmalar fitil fitil geldi burnumuzdan.

Şimdi ,o amerikan yardımlarını kan kusmanın günü.

Beni anlayan var mı ?


Hayata, kendine yeten tüm bireylere ve uluslara saygıyla .


22.01.2009,Ankara


HÜRSES -Tehditle süslü iki satırlık edebi söz

 

TARLALARINIZI EKECEĞİZ *

Bir ulusun topraklarının elinden alındığı yetmezmiş gibi çocuklarının da ateşlerde yakılarak annelerin ellerin kayıp gittiği günler yaşadık.

Kadınlara ve çoçuklara ateş hattından kaçma iznin verilmediği düşünülürse taammüden kadın ve çocuk cinayetlerinin işlendiği bir Ortadoğu coğrafyasından Amerikaya bakmak gerçekten her yüreğin harcı olan bir mesele değil. Biliyorum ki medyamızın ve tüm dünya medyasının Obama şerefine verilen konsere odaklandıkları dakikalarda, pek çok insanın yüreğinde Gazze'nin çığlıkları susmadı.

Cinayetin laneti Bay Obama'nın dansını gölgelemesin diye sunulan ateşkes daha dikkatle Gazzemize bakmak imkanını verdi. BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon da , ateşkes sonrasında yemin töreninde değil , Gazze Şeridi’ndeydi. Gazzede gördüğü sahnelerin, “yürek burktuğunu” söyleyen Ban, İsrail’i “aşırı güç kullanmakla” suçladı ve şöyle konuştu: “Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri olarak bunu daha hızlı bitirememiş olmak, bana büyük bir acı veriyor. Sivillerin öldüğü yerde kapsamlı soruşturma ve tam bir izah olmalı. Uluslararası hukuka uyulmalı ve saygı gösterilmeli.” diyordu.

Yaramız hala kanadığı için dün bay Oboma'nın konuşmasını kırık bir kalple bir radyodan dinledim Açık söylemek gerekirse irkildiğim anlar çok oldu. Özellikle fakir ülkelere dönüp , “Temiz su getireceğiz ,tarlalarınızı ekeceğiz! “ dediği an kalbim durdu ...

Bir insanın hem bütün dilleri ,bütün dinleri ve ırkları ben ülkemde topladım deyip de kalbimi tekleten o cümleyi yemin töreni konuşmasına alması olacak şey değil.

Tarlalarınızı ekeceğiz sözünden hiç zorlanmadan çok önemli iki anlam çıkarabiliriz bizler : birinci düpedüz bir küfür ,ikincisi düpedüz bir tehdit. Doğrusunu isterseniz konuşmanın başında açık olan avuçlarım kasıldıkça kasıldı ve birer yumru halini aldı .

Yumruk demiyorum bakın ! Çünkü Amerikaya karşı sıkılı yumruklar içinde sıkı bir tehdit vardı.

Evet Dünya tiyatrosu dün enteresan bir şov sundu hepimize. Toplar Bay Obama ve Amerika için atılırken dünyalıları iki elleri ve ayakları bağlanmış olarak hissettim.

Bugün kulağıma çalmakta olan radyodan gelen yorumlara kakınca yüreklerin de bağlanmış olduğu anlıyorum.

Çünkü , Dünyayı yönetme konusunda sicili bu kadar kötü bir Devletin yeni şeçilmiş Başkanı olarak bir konuşma sunması neresinden bakarsak bakalım güçtür . Şaşırdığım nokta şu ki ; kapitalizmi yaşatmak için gözünü kırpmadan ulusları idam sehbasına sunan bir devletin Başkanı olarak dün, şimşek gibi çakıp ,gök gibi gürlemeye çalışan Obama'ya tehditle süslü iki satırlık edebi söz için sunulan övgülere ne demeli ?

Sözü Obama'ya bırakıyorum .

Diyor ki “

Şu anda krizin orta yerinde olduğumuz herkesçe biliniyor. Ulusumuz savaştan çok uzak coğrafyalarda, ancak şiddet ve nefretle mücadele eden ulusun çocuklarıyız.

Dünya üstündeki en zengin ve en güçlü ülke olmaya devam ediyoruz. Fakir ülkelerin vatandaşları, sizlerle beraber çalışacağız ve sizlere temiz suyu

ulaştıracağız, sizlerin tarlalarını ekeceğiz, zihinlerinizi ve karınlarınızı

doyurduğumuz gibi...


Altını çizip düşünmeyi öneriyorum.


Hayata ve tüm insanlığa saygıyla


21.01.2009, Ankara



HÜRSES-Her şey bir ırmak gibi akıyor .....

 

UYGARLIK DENEN KANDIRMACA

Bir kar tanesi bile hayat umudunun bir damlası gibi üstüne düşüp,usul usul eriyeceği toprağı bulamıyor artık kentlerde.

İnsanlık kendisine doğa içinde bir yaşam kurmaya çalışırken herşeyi hafife almanın küstahlığı üzerine kurdu uygarlık denen kandırmacasını.

Gözümüzü bir kar tanesinden insana çevirince ,sular gezegeninde susuzluğumuzu görmemek mümkün mü ?

Bugün Ankarada en önemli harcama konusu ne acıdır ki su! Dünyanın neresine bakarsak bakalım devlet artık yurtaşına temiz içme suyu vermekle yükümlü saymıyor kendini. Hayatın en temel ihtiyacı olan temiz içme suyuna ulaşma imkansız bir duruma geldi sonunda.

İnsana saygımızı bir an bir kenara koyarak suya ,toprağa ,hayata bile saygımızı sorgulamadığımız bir zaman yaşıyoruz.

Şimdi kaçamak cevaplarla İnsanlığımızı kurtaramayacağımız bir dönüm noktasındayız. Gizli kasalarda depolanan servetler ne yazık ki hayattan silinen türlerin, toprağın ,billur gibi suların karşılığını ödeyemiyor. Taparcasına hayatımızda yer verdiğimiz pek çok şey doğadan çalınmış bir hayat ve tür demek.

Tarih içinde insanoğulları güneşe,suya toprağa ,akıp giden yıldızlara taptı.

Tek tanrılı dinler adına yapılan pek çok etkinliğe bakınca tek tanrılı semavi dinler Tanrısallığı yeryüzünden atmak eylemine dönüştü desek , eminim ki gerçeğimize bir adım yaklaşmış olacağız.

Çünkü hayat denen ve her bir parçası birbirinden değerli türlerin,büyüleyici bir işbirliği öyküsü olan doğanın yapısı, Tanrının en aç gözlü çocukları tarafından bir vadelmiş ülke masalına dönüştürüldü.

İnsan tarfından küresel çatışmalara ve akıl dışı küresel kirlenmelere teslim edilmiş bir gezegende yaşıyoruz .Ve anlıyoruz ki doğusundan batısına bir avuçmuş işte yeryüzü denilen gezegenimiz.

Doğanın kitabına uygun paylaşımcı bir bilgelikle herkese yetecek bu toprakların ,çatışmaya sırtını dayamış yönetimler eliyle tüm dünyalılara dar edildiği gün gibi ortada.

Bugün , Yaradan'ın ismi kullanılarak şu yeryüzünde estirilen tufanlar, işlenen cinayetler ve bu cinayetlerin kutsal metin ve mitlerle meşrulaştırılmasına bir kez daha olanca dikkatimizle bakmak zorundayız.

Konfüçyüs'ün bir ırmağın üzerinde durup, “Her şey bir ırmak gibi akıyor ,durmadan ,gece gündüz” demişti.Ama hayat kuruyan ırmakların yataklarına dönüştü .Her ırmak yatağı da bir insanlık suçunun kanıtı .

Hayata saygıyla.

18.09.2009, Ankara

HÜRSES.....................................

 

İYİLEŞMEZ HAFIZA KAYBI

Günlerdir yaşadığımız olaylar on yıllardır yaşadığımız travmalara yeni boyutlar kazandırdı.

Ama bu boyutlar sabahtan akşama o kadar hızla değişyor ki kim yalancı çoban kim Doğrucu Davut bilemiyoruz.

Gün içinde yaşanan medyatik bombardıman neresinden bakarsak bakalım Gazzadaki Fosfor bombaları kullanılıyormuş gibi Türkiye Cumhuriyetinin anılarını parlatıyor gibi görünse de geriye yoğun bir sis bırakıyor ve sinir hücrelerimiz ,yüreğimiz , için için yanıyor.

Konuşulan konular içinde kendi adıma bazı kelimelere takılıp kaldığımı ifade etmek zorundayım. Bir medyatik bombardımandan zihnime takılan kelimeler neresinden bakarsanız bakın zihnin evirip çevirip öğütemeyeceği kelimeler . Çünkü gaddar bir gerçekliğe temas ediyor.

İyileşmez hafıza kaybı...

İsrailin bahşettiği işkence alet ve edavatı...

Çene açma demiri ...

Boğma teli...

Örtülü ödenek...

ve Cesur Hırsızlar Partisi ...

Üzerinde düşünüp düşünüp sustuğum bu kelamlar dizisine hiç aklımdan çıkmayan cehalet ve saygısızlığı da eklersem acıyla içimizi burkan bir Türkiye Antidemokrasi Senfonisinin ortaya çıkacağından kuşku duymuyorum.

Şimdi basit bir münazara sorusunu yeniden sormak şart artık!

Tavuk mu yumurtadan çıktı yumurta mı tavuktan ? Afedersiniz bu düpedüz hatalı bir teşbih oldu. Öyleyse şöyle söyleyelim halef mi seleften çıktı selef mi haleften? Yine olmadı ve dümdüz bir soru sormaya mecburum .

AKP iktidarı gökten zembille mi indi ?

Çünkü Başbakanımız pirü pak İstanbul'umuzu yönettikten sonra muhalefeti tatmadan Başbakan koltuğunda buluverdi kendisini .

İstanbul iktidarından Ankaradaki iktidara yürürken, onca yolsuzluk, onca yozlaşma Sayın Başbakanımızın güçlü iman kalkanına çarparak yokoldu ve Tanrı bir büyük meşaleyi ülkemiz üzerinde yakma lütfunu bahşetti kendilerine.

Yani nasıl söylesem ;tıpkı Fatih Sultan Mehmet'e İstanbul Fatihliğini bahşetmesi gibi.

Üstelik Yüce Allahımız ne caminin kışla olmasına ne minarelerin süngü olmasına gerek bıraktı. Dinimiz de bir iktidar savaşında kire kana

bulaşmadan bütün arılığıyla yaşamaya devam ediyor kalplerimizde.

Ve Gazzayı savunmaya çalışırken ne güzel söyledi Sayın Başbakanımız :”Ben bir babayım .” Bu bilinçle hiçbir gizli anlaşmaya evet demediği gibi iktidarda olduğu bunca yıl içinde örtülü ödenekten zırnık koklatmadı Ergenekon güruhuna.

Ama bir an ,Toronto'dan konuşan papağanın söylediklerine yeni sesler eklenirse hallerimiz nice olur diye sormak şart!

Üstelik İsrail'in bahşettiği işkence aletlerine ve çene açma demirlerine hiç de gerek olmadan tüm susanların evrensel yasalara teslim olarak konuştuklarını düşünelim bir kez daha.

Üstelik İsrail'in bahşettiği işkence aletlerine ve çene açma demirlerine hiç gerek kalmadan bir de vatanın dile geldiğini düşünün tüm atılan satılan ulusal servetleri ile!

Üstelik İsrail'in bahşettiği işkence aletlerine ve çene açma demirlerine hiç gerek kalmadan bir de bu vatanı vatan yapan tüm vatandaşların dile geldiğini düşünün gırtlağına kadar yükselen haraca borca rağmen satmadığı onuruyla!

Çünkü suç da iyilik de onur da evrensel yasası gereği kendini ortaya koyar. Tıpkı ayetlerde ayan beyan ortaya konulduğu gibi .El ,elin yaptığına ayak yürüdüğü yollara ve yoldaşlara tanıktır değil mi?

Bugün bizler halktan saygısızca saklanan gerçeklerden yapılmış bombalarlar yakılıyoruz.Cehalet ve saygısızlık ateşlerinde kavrulan halkların demokrasiyi yaşayamayacakları aşikar. Bugün tüm yeryüzü milletleri olarak iki ateş arasındayız. Yeryüzü de yaşanmış tüm çağların ve çatışmaların reklamını yapan bir sahneye dönüştü işte.Ülkemizi onca provokasyona rağmen mahşeri bir kaosa sürüklemeyen Türkiyenin tüm insanlarının bu bakımdan insanlığa hizmet ettiğini biliyorum.Her zaman çatışmada değil, oturup düşünmekle buldu insanlık çözümleri.

Hürmetle.


16.01.2009, Ankara



HÜRSES-....................

 

VAR MISIN YOK MUSUN

Bütün Türkiyenin bir sit alanı olduğu bilinen bir gerçekti . Bu kez kazma kepçe devletin kayıp silahlarının peşine düşünce nutkumuzun tutulduğu çok kesin. Çünkü, üstü açılan sadece kayıp silahlar değil ,Türkiye'nin kayıp dönemleri ,kayıp kuşakları .

Gelişen olaylara ve bu olaylar etrafında yapılan tartışmalara bakınca ürkmemek elde değil.

Çünkü , numaralanıp topluma açıklanan Ergenekon tutuklama dalgaları eşliğinde bir taraftan seri numaraları silinmiş silahlar elde edilirken, diğer taraftan bir emir bu serüvene eşlik ediyor. Kimse kurumları yıpratmaya kalkmasın!

Kendi adıma olur diyeceğim ama , nasıl ?

İnsandan ayrı düşünebileceğimiz bir kurumsal canlı varlık yok ve kurumlar neresinden bakarsak bakalım bukalemun gibi kendisini işleten insanların rengini alıyor.Bu nedenle kurumlar birer araç olarak kendilerini işleten ellerin ve yüreklerin yaşam verme ya da öldürme kapasitesine göre doğuyor ,gelişiyor ve hatta ölüyor.

Bu nedenle “Kurumları yıpratmayın!” emri ne yazık ki gerçeklikle başı dertte bir emir oluyor.

Bugün tüm dünyada sağlıkla ilgili pek çok kurum var değil mi ?

Ne enteresan ki yüzlerce tarımsal ilacın yasaklanması ülkelerin Sağlık Bakanlıklarından önce kendini ikide bir Devletlerin kirli iş ve gemilerinin önüne atıp duran Greenpeace gönüllülerinin işi oluyor. Ne enteresandır ki insanlar utanç verici bir şekilde yeryüzü hukuk kurumlarının elinde yargılanırken ses yine Uluslararası Af örgütü gönüllülerinden yükseliyor.

İşte bize kurumları yıpratmayın dedikleri bugün , bu emri özellikle bir kurumun başındayken dikte ettirmeye kalkanlara iade etmek gerekiyor.

Çünkü, kim ne söylerse söylesin bir kurumu o kurumlar adına yapılan etkinlikler yıpratır.

Şu bir gerçek :başta devlet denen kurum olmak üzere her kurumun bir tarihi ve bu tarihsel mirasın yenilir yutulur olmayan yanları var.

Şu an radyo çalıyor . Bir sorgu odasında alınan sesler tüm Türkiyede ve belki de tüm Dünyada yankılanırken yaşanan olaylardan Türkiye kurumları adına değil Türkiye'nin insanı adına bir övünç payı çıkaracağım.

Türkiye insanı bir konuda dünya liderliğini sonuna kadar hak edecek. Çünkü Devlet denen pandora kutusunun açılması şart olan kader anına gelindiğinde adeta kadere teslim olup, varım dedi. Bütün kalbimle bir büyük kıvanç yaşıyorum. Türkiye'nin sahip olduğu insan kaynağının ne denli olağanüstü bir insan kaynağı olduğu bir kez daha ortaya çıkacak. Bunca provokatif yapılanmaya karşı Türkiye insanının ne denli birbirine kenetli bir halk olduğu ortaya çıkacak. Tüm gelişmelere büyük bir metanetle bakıyoruz.

Hepimiz tüm devlet kurumlarından geçen bir fay hattının nereye kadar ilerleyeceği ve kırılmanın nerede son bulacağı konusunda hiçbir fikre sahip olmadığımız bugün,en büyük umudun Türkiye insanı olduğunu söylemek şart! Ülkemin tüm insanlarına ve insanlığa saygıyla.

14.01.2008, Ankara



 

Nadire Özkaya